Dokurcun

Lala Devri BARIŞ ERDOĞAN

Hocam Prof. Dr. Mehmet Çavuşoğlu’nun anısına

Hâce sözcüğü karşısında el pençe divan durmuşluğum olmasa da o adı sıfat olarak hak eden adamlar karşısında bir ömür selama dururum. Divan şiirinin büyük yorumcusu Prof. Dr. Mehmet Çavuşoğlu, Necati Divanı’ndan, “Hâcesinden dün elif ezberleyen dür-dânecik / El irişmez şimdi bir serv-i hırâmân oldı gel” ve “Mâla mağrur olma ey hâce ki bu dünyâ diyen / Sencileyin nice baykuş uçuran viranedir” beyitlerini, Yenişehirli Avni’den de, “Simurg-i merhametten ben görmedim nişâne / Ey hâce sen görürsen benden de selâm söyle” (Merhamet Anka’sından ben bir iz görmedim, ey hoca, sen görürsen, benden de selâm söyle) beytini okurken kendinden geçerdi.

Hâcelik (hocalık) Ahmet Mithat’a (ki bilinen tek ‘hâce-i evvel’imiz) özgü değildi. I. Selim’in nediminin oğlu, Tacü’t-Tevarih‘in sahibi Hoca Sadettin Efendi de vardı, ressam Hoca Ali Rıza da vardı tarihte. Hacelik, aynadaki görüntüsüyle lalalık bir dönemin rüzgârı olur.

Lala Mustafa Paşa kimdi, neydi? Bugün belleğinin kuytusunda onu uyurken bulan birkaç kişi vardır? Tunçtan bir heykeli hak etmediyse de erimeyecek bir madenden heykel çok görülmemeliydi ona. Tarihi kişilikler tarih sayfaları kabardıkça yer aldığı sayfalarda un ufak olup kaybolur. Nankördür insanoğlu; iyiyi kötüden ayırma yetisi gelişmemişse özellikle. Hele bu nankörler çöl bedevilerinin dünyasına dahil olma sevdalısıysa dünün değerlerini bir kalemde silerler. Sinmiştir bir kez de olsa onların ruhlarına bedevilik. Onlara çağdaş lalalar (atabegler) gereklidir ölene dek.

Lala sözcüğü Farsça sözlüklerden çıkıp Osmanlı topraklarında çöreklendiğinde “atabeg” sözcüğü küsüp köşesine çekildi, Selçuklulara özgü bir terim olarak kaldı.

Dağdan inenin bağdakini kovduğu çok görülmüştür. Lalalık biraz kulluktu, biraz kölelikti ama kimse kulluğundan dolayı onunla alay etmedi; aksine herkes padişah çocuklarına bakmakla yükümlü eğitmen olarak yüceltti o sıfatı. Zamanla sözlüklere sığmaz oldu, “padişah hocası, şehzâde hocası, daye, sahib ve hâce (hoca), vasî, musâhip, nedim, mürebbi, kethüda, naib ve muallim.” gibi adlar altında saha genişletti. Selçuklu sultanı Melikşâh’ın lalası Nizâmülmülk adını duyunca ayağa kalkmayan var mıdır bilmiyorum. Ben nedense Sultan Abdülaziz oğlu şehzâde Mehmed Selim ile Mahmed Şevket Efendilerin lalaları Şeker Ahmed Paşa’ya “şeker”inden dolayı ayrı bir sevgi beslerim. Zağanos Paşalar, Kasım Paşalar da değerli lalalardı. Ya Akşemsettin? Fatih’in Amasra’yı tepeden görünce, “Lala, lala! Çeşm-i cihan (dünyanın gözü) dedikleri burası mı ola?” diye sorduğu Akşemsettin. Bunlara Sokol köyünden geldiği tahmin edilen Mustafa Paşa da eklendi. Şehzade Selim’in oyun arkadaşı, hocası, kılavuzu oldu.

Lalaların uykularını tutsak alan rüyalarının genişliğini bilmek imkânsızdı. İlk adımları lalalık uğrunaydı, oysa ufukta Kıbrıs’ın ve Gürcistan’ın fethi görünüyordu. İstiyordu ki veziriazamlık koltuğu gösterilsin kendisine. Olmadı, başkaları gelip oturdu o koltuğa. Bir köşeye atılınca gidip Eyüp mezarlığından kendisine bir mezar yeri ayırttı. Siyasetin çirkin yüzünü gökkuşağına boyamak istediyse de çarşılarda katran dahil, boya bırakılmadığını gördü. O, talihin kamburunu çevirdiği anlarda dahi hep dua etti: Azrail efendi nerdesin? Geç kalma. Azrail geç kalmadı, ancak geçmişi yad etmeden can almam, dedi. Yunus’un, “Mal da yalan mülk de yalan / Var biraz da sen oyalan” dizelerinin arasına parlak İran seferini kattı, ordu için ayrılan hazineyi yirmi altı deve katarıyla taşıdı. Entrikaları anımsadı. Sonra? Birkaç damla gözyaşı… ardından ruhunu teslim etti.

Hâcelik de, lalalık da dünde kalır, adların önünden çekilir, insanı toprağa çıplak uğurlar.

Mehmet Çavuşoğlu da bir dönemin “hâce”siydi. Onu anılar denizinden bir damlayla anıp sonsuzluğa uğurlayayım: Enderunlu Fazıl’ın Zenanname’si için ne düşündüğünü sormuştum Çavuşoğlu hocaya. Cevabı benim için ilginçti: “Şairliği elbisesine dar gelir, kalıbı eserine bol gelir.”

Paylaş