Atölye

Mucize Deli(l)leri

DENEME-BARIŞ ERDOĞAN 

Görmek istersin, kör ederler. (b.e.)

Mucizeleri seviyorum. Aklımı aciz bırakan, dilime kement, ayaklarıma pranga vuran mucizeleri… Cezbe halim varlığımı bir tüy hafifliğinde kılıyor, aklımı magma gibi yoğuruyor. Haydi TDK diliyle tanımlayayım mucizeyi: “Peygamberlerin kendilerine inanmayan insanlara peygamberliklerini ispat etmek amacıyla Allah’ın iznine bağlı olarak gösterdikleri olağanüstü olaylar, hâller, tansık.”

Divan yorumcusu Mehmet Çavuşoğlu, “aciz” ve ondan türeyen “mucize” sözcüklerini ne yapar eder, köklerindeki “i’caz” (kısa, özlü söz) sanatına bağlar, sözcüğü bir sarraf titizliğinde tarttıktan sonra, ona, “öne geçme, yarışı önde bitirme” anlamlarını da yükleyip sunardı. Bunlardan biri, Ziya Paşa’nın kuşburnu marmeladı tadındaki, “Bir pâreye bini âferinin / Pâpûşu atıldu Gevherî’nin” dizeleri, diğeri de bir hikâyeydi. Bu hikâyeye yıllar sonra Emre Çavdar’ın yüksek lisans tezinde rastladığımda İstanbul bağışlanmış kadar sevindim: “Mısır vâlisi, Nil Nehri’nin suyunun azaldığını Halîfe Ebû Câfer el-Mansûr’a bildirince Halîfe şöyle fermân etmiştir: ‘Ordunu fesattan arındır ki Nil ipini (yularını) sana versin.”

Sözcükler, gem vurulamayan yılkılar; üslup hazine şifreleri ve neşterdir. Gözle görüleni, elle tutulanı, kalbe ok gibi saplananı… Ya o kalp yoksa işte o zaman Nefi’nin çerhle söyleşememe şikâyeti başlar: “Tûtî-i mu’cize-gûyem ne desem lâf değil / Çerh ile söyleşemem âyînesi sâf değil” (Mucize sözler söyleyen bir papağanım, söylediklerim sıradan sözler değildir. Felekle dertleşemem, çünkü feleğin aynası / kalbi temiz değildir.)

Sözlükseverleri tuzağa düşüren, ilk tanımlar / temel anlamlar… A. Cevdet Paşa’nın Belâğat-ı Osmaniyye’sini açsak da karşımıza ilk çıkan o, Muallim Nâci’nin Istılâhât-ı Edebiyye’sini karıştırsak da. Mucize’yi derinleştirmek isteyenlerin adresi İbn Manzûr’un Lisânü’l-Arab‘ı, sığ sularda yüzenlere Mütercim Âsım’ın Kâmus Tercümesi. Asıl yapılması gereken, sözcüklerin mecaz anlamlarının zarını soymak.

İcaz’ın da mucize’nin de kapısını çalacağı kişiler peygamberlerdir. İsa’nın –belki altı aylıktı– beşiğindeki incik boncukla eğleşmeyip dile gelmesi, ölümünün üzerinden dört gün geçse de Lazarus’u diriltmesi şaşırtmıştır insanoğlunu, yalvaç olduğuna inanmayanlar oturup düşünsün bunu. Ben İsa’nın çarmıha gerilmesine üzülmüyorum, onu –suçsuz olduğunu bildiği halde– çarmıha gerdiren vali Pilatus’a acıyorum. Gerçi Pilatus’un bir ayağı çukurda olduğu yıllarda imana geldiğini okudum ki şimdi yollar Roma’ya götürse de varıp göresim yok mezarını. Ama Roma’yı, Roma’da yeniden dirilen Nietzsche ve Gothe’yle, “Öyle bir duygu var ki içimde…” diye diye gezesim var. Cemil Meriç, sahte mucizeleri bahçesinden sopayla kovalar: “Ernest Renan’ın dediği Yunan mucizesi palavradır.” Gerçi Yunan uygarlığına veryansın ederken “Anenke” adını da kulağımıza fısıldamayı ihmal etmez. Victor Hugo’nun Notre-Dame‘da bir taşa kazınan, Latince “kader” anlamına gelen Anenke’sidir o.

Galeano’nun mucize sözü de kimi romanların merkezinden geçer: “Romanlar anlatır, ama açıklamaz, ayrıca açıklamak zorunda da değillerdir. İncil, ne Tufan koptuğunda altı yüz yaşında olan Nuh’un o güne kadar hangi diyetle ayakta kaldığını ne İbrahim’in karısının doksan yaşında hamile kalmak için hangi yöntemi uyguladığını ne de sahibiyle tartışan Balaam’ın eşeğinin İbranice bilip bilmediğini açıklar.”

Balaam’ın eşeği mucizesini merak edenler olur: Balaam, Hz. Musa’ya tuzak kuran adamdır. Bir sabah eşeğine atlar, yola koyulur. Allah, Balaam’ın eşeğini durduracak bir melek gönderir ve Balaam’ı (elbette eşeğini) başka yerlere yönlendirerek buna izin vermez.

Mucizeler birbirine karışır. Dinsel olanlar, dünyalık olanlar… Ece Ayhan’ın Aynalı Denemeler’indeki “Sıkı Sinema, Sıkı Şiir”ine mucize hatırına bir girip çıkalım: “Sıkı Sinemacı bunu bilir. Sözgelimi De Sica, Milano Mucizesi‘nde gecekondu sokaklarında balonlarıyla birlikte havalanan baloncunun havalanmasını önlemek için ağzına hemen ekmek tıkmıştır. Cebine taş da koyabilirdi. Zavattini’nin senaryosunda yok bu ayrıntı, ama De Sica, Sıkı Sinema’cıdır, olayın nesnel karşılığını bulmuştur.” En güzeli, her ikisini harmanlayan Asaf Halet Çelebi dilindekiler: “Dilediği anda Nirvana’dan çıkarak her şeyi hissedebilir. Cübbenin altından kaybolur, tasvirlerin arkasına saklanır ve hatta onlara ruhunu cömertçe dağıtır. (…) Âdem’in mucizesini tekrar eder ve oyluk kemiğinden bir kadıncık yapar.”

Peki, benim görmek istediğim mucizeler nelerdir? Hz. Musa’nın elini cebine sokup çıkardığında elinin süt gibi ağarması mı, asasına dolanan yılan mı? Etrafını sarmış güruhun bağırarak, “Göster mucizeni!” deyişini artık duymak istemiyorum.

Çocuktum, Musa’dan İsa’ya konuk olmuştum. İsa ile çamurda kuş heykelleri yaptık; o, kuşlara nefes verip uçurdu, bense diriltemeyince taslağımı yere çaldım. Bari İdrisleşeyim, kaç dostum kaç düşmanım olduğunu bile bilemeyecek kadar öngörüden yoksunken ağaçtaki yaprakları saydım. Tufanından korktuğum için Nuh’a bulaşmadım, bir mağaraya sığındım ve “sabır”da abideleşen Yakupluğa özendim. Sesimin “davudi” olduğunu söyleyip meydanlara sürmek isteyenlere kapıyı gösterdim. Hele efsanelerdeki mucizelere gülüp geçtim. Hani önce Thyestes’i seçen halkın, Zeus’un Atreus’e güneşi ve yıldızları batıdan doğdurup doğudan batırması mucizesini yaratması sonucu Atreus tarafına geçmesi… Tanrılara da güvenilmez. Belki Heredot’un İskitli olduğunu iddia ettiği Abaris’in mucizelerine (altın oka binip uçması, şifa dağıtması) inancımız tamdır.

İnsan mucize istiyor, kendi gerçekleştireceği büyük mucizeler… Çünkü insan, mucizelere kavuşamadı mı yaratmaya kalkar. Bu onun tanrılaşmaya kalkmasıdır. Eğer mucizeyi Umberto Eco’da arasanız, o insanı balçığa sokup çıkarır.

Yalvaçlık zor ey okur, yanlış karşısında yalvaç gibi durmak daha zor.

Nerede o eli kalem tutan, okurlarının gönlünü hoş eden insanlar? Nerede Nemrut ateşinden halkını koruyan İbrahimler? Nerede eli kılıç tutanın karşısında duranlar? Nerede halkına feyz vermesi gerekirken halkının faiz cehenneminde yanmasına onay verenler?

Mucizeler doğru sözde, mucizeler Tapduk’un kapısına eğri odun yakışmaz deyip otuz yıl doğru odun taşıyan Yunus’un saf dilinde, kutsal kitapları çıkarı için kullanmayanlarda.

Mucize gönülde ey insanoğlu!

Paylaş