Dokurcun

Ölümsüzlük Anıtları: Dante, Nâzım, Ritsos / BARIŞ ERDOĞAN

Dilinden ve toprağından sürgün edilmiş insanların hikâyesi yazdıklarıyla sınırlı kalmaz. Yeter ki onlar iç sürgün yaşamasın. “Uzak / Ve mai gölgeli bir beldeden cüda kalarak / Bu nefy ü hicre müebbed, bu yerde mahkûmuz” diyen Haşim’in sürgün hayatı dış kapıyı kapatıp bir iç odaya kapanmadır, bir Kemalettin Kamu iç dökmesidir: “Ben gurbette değilim /Gurbet benim içimde.”

Aslında sürgünün yurdu yeryüzüdür.

Kendi cennetini kendin yarat!

1300’ler… Fotoğrafa şöyle bir göz atalım: Dante ve kucağında ölümsüz yapıtı İlahi Komedi. Bir de fotoğrafın arka yüzüne alıcı gözle bakalım: “Dünya şiir tarihinin başyapıtı ve sahibi: İlahi Komedya / Dante.”

Fotoğrafı duvara asıyorum, yapay bir epope de olsa hikâyesini mırıldanıyorum: İlahi Komedi, Cehennem, Araf ve Cennet’e yapılan bir seyahat, düşsel bir gezi, tanrısal bir komedi. 1300 yılının 7 Nisan Perşembe gecesi başlayan 14233 dizelik bir seyahat ağıdı… Yolculuğuna kadim dostu Vergilius’le başlayan Dante’nin, “Ey buraya giren sen, tüm umutlarını arkanda bırak!” deyişi içimde cız eder. Cehennem’e gelinmiştir. Bir ürpertinin hikâyesi çoktan sarmıştır okuyanı. Üzmemeli okuru, ona güzel şeylerden söz etmeli, kulağına “barış”ı fısıldamalı, bir habbe “huzur” içirmeli, bir ömür “sağlık” dilemeli. Hatta, okurun, “Zeytin dalı tutan ulağın çevresini haber almak isteyenlerin sarıp da itişip kakışması gibi” dizelerinde soluk almasını sağlamalı.

Dönüp Araf’ı, Cennet’i hayal edip Cehennem’in kapısında yığınlaşanlara müşfik bir sesle bir kez daha seslenmeli: “Ey buraya giren sen, tüm umutlarını arkanda bırak!”

Bizi cehennemle korkutan din adamları, bilirsiniz: “Cehennem başkalarıdır.”

Dante, bir zaman sonra dönüp geriye bakmaz, yol arkadaşı, ışığı büyük şair Vergilius’u bile unutur. Onun aklı fikri Beatrice’indedir. Cennet’teki yolculuğunu yapacağı çocuk yaşta âşık olduğu.

Dante, hikâyesini ölümsüzleştirmek için Latince yerine basit Toscana İtalyancasını kullanır. Derin bir felsefenin yanında basit dinsel propagandalar da yapar. İslam bilginleri İbni Rüşt’ün, İbni Sina’nın suretlerine de ışık tuttuğunu görürüz üstelik putperestlerin arasında. Cehennem kapısındadırlar. Suçları Hıristiyan olmamaları… Salahaddin Eyyubi’yi de mercek altına alır. Koca filozof İbni Rüşt’e bir göndermede bulunur: “Ama bir hayvanın nasıl olup da konuşabildiğini anlayamazsın daha: senden daha bilgili biri bile anlayamamıştı bunu vaktiyle”

Bununla kalmaz aklın ölümle yitip gittiğini iddia eden filozofu, “Öyle ki, geliştirdiği görüşte ruhtan aklı dışlamıştı, çünkü hiçbir organa bağlayamamıştı.” sözüyle eleştirir.

Dante’nin büyüklüğü destanına mitolojiyi de katması. Yunan mitolojisinde tanrı Hades’i ve onun üç başlı köpeği Kerberos’u, dolayısıyla Herkül’ü buluruz dizeler arasında. İlahi Komedi’de her iki dünyanın fotoğrafı çıkarılır. Rönesans ruhu çiçeklendirilir. Evrenin gözbebeği insan yüceltilir.

Zincirim gümüş diye seviniyor halkım!

1302’de Floransa’ya bir daha ayak basmaması istenen Dante –zaten sevgilisi Beatrice’sini de yitirmiştir–, oturup ülkesinin ve kendisinin destanını (İlahi Komedi) yazmıştır. Kavgası; ülkesini bataklığa sürükleyen iktidarladır, iktidarlara göz açtırmayan kiliseyleydi. Siyah ve beyaz diye adlandırılan iki gruptan beyazların safında yer alması, iktidarı siyahların kazanması… Sonrası fizan… Göz yaşları içinde Floransa’yı terk etmesi istenir. O kendi ifadesiyle “exul immeritus”, haksız yere sürgüne gidendir. Dante için toprağından sürgün edilmek o denli zordur ki, “Başkasının ekmeğinin ne denli tuzlu / Başkasının merdiveninden çıkmanın / Ne denli zor olduğunu göreceksin” dizeleriyle Cennet’inin bir köşesinden Beatrice’i de olsa yanında kıvranarak geçip gider.

Koca Nâzım’ın sürgün hayatı, Haşim’in ve Dante’nin –benzetmek gerekirse– sabâ rüzgârı hafifliğinde değildir, katmerli acıdır. 1951’de başlar yolculuğu. Kimileyin Refik Halit’in “…bazı ufak tefek, hiçten şeylerin hasretini nasıl çekiyorum?” tarzı iniltileri, Fizan’a değilse de Keşan’a sürülen Keçecizade İzzet Molla sızlanmaları, Kıbrıs’a sürülen Namık Kemal homurtuları… Dante gibi uzağı yakın edemez, ona en yakın uzak edilir:

               Memleketim, memleketim, memleketim,

               ne kasketim kaldı senin ora işi

               ne yollarını taşımış ayakkabım,

               son mintanın da sırtımda paralandı çoktan,

               Şile bezindendi.

               Sen şimdi yalnız saçımın akında,

               enfarktında yüreğimin,

               alnımın çizgilerindesin memleketim,

               memleketim,

               memleketim…

                              (Pırağ, 8 Nisan 958)

Büyük şairlerin fotoğrafları belleklere sığmaz.

Neden insanların ruh fotoğraflarıyla oynarız? O ruh ten renginin değişmezliğine sahip. Bir siyahiyi süt aklığına, bir sarışını karabiber zifiriliğine dönüştürmenin imkansızlığını biliriz. Bırakın yüreği insan sevgisiyle dolup taşanları! Bırakın kıskançlığını önleyemeyenleri! Bırakın sevgisini saklayamayanları! Taş yağmuru olup yığılacak çukur arayanları kendi haline bırakın! Zihin okuyanlar hiçbir okuldan diploma almadıklarına göre rahat bırakın! Ritsos, Nâzım’la ilgili bir anısını aktarır:

“Radyoda karşılıklı konuşma yapmamızı istediler. O, ‘İlkin Ritsos’a sorun soruyu’ dedi, ‘hem yaşı benden küçük, hem şiiri benden büyük.’ Onun bu alçakgönüllü davranışı büyüledi beni, hayranlığım daha da arttı. O sırada ününün doruklarındaydı, bense onun kadar tanınmış bir ozan değildim. Hayatımda gördüğüm en yüce gönüllü, alçakgönüllü, kıskançlık nedir bilmeyen biriydi.”

Bu yazıyı yazan da sevdiğini kıskanır, çaydanlığın fokurdamasına izin vermez.

Paylaş