Ortam

İnsan yok oluşa mı sürükleniyor? İnsanlık son bunalımı nasıl aşacak? ÇIKIŞ NEREDE – III

İnsan yok oluşa mı sürükleniyor?

1. Kapitalizmin doğayı ve insan doğasını bozarak ve tüketerek uygarlığı geri dönüşsüz bir yok oluşa sürüklediği savını haklı buluyor musunuz?

2. Amerikalı Marksist David Harvey bugünkü teknolojik gelişmelerde insanlığı anbean denetleme ve sınıfsal tahakküm tehdidinin varlığını vurguluyor. Bu tehdidi özellikle 5G ve Yapay Zekâ (YZ) teknolojilerinin daha da güçlendirdiği yönünde bilim adamlarının kaygılarını paylaşıyor musunuz?

3. Üçüncü binyılda insanlığı teknolojik donanımlı Yeni Ortaçağ’a sokma çabasındaki küresel oligarşiyi –teknolojik ve ekonomik gelişmede önderliği yakalamasıyla– Çin’in durdurabileceği (David Harvey) görüşüne katılıyor musunuz? 5G ve YZ teknolojilerine karşı kitlesel gösterilerin başladığı aşamada Kovid – 19 salgınıyla girilen sürecin sonunda insanlık için nasıl bir gelecek tasarımı öngörüyorsunuz?

4. Postmodernizmle birlikte felsefe ve sanatın insana karşı sorumluluk duygusunu yaygın olarak yitirdiği eleştirisini yerinde buluyor musunuz? Bugün insanın yok oluş sürecine sokulduğu bir dünyada sanatçı ve düşünürler ne yapmalıdır?

ÖZKAN MERT

İnsanlık tarihi milyonlarca yıldır değişik toplumsal düzenlerden geçti.Her düzen kendi içinden başka bir düzeni çıkardı. En son kapitalizme’de takıldık kaldık.Gerçek anlamda bir sosyalizme geçemedik. Kapitalizm insanı kendi üretim ve yaşam yapısına uygun bir şekle sokmaya çalıştı. Emekçiler bu zorlatmaya  karşı inanılmaz direnç gösterdiler. Fakat kapitaliz kendi değerlerini de yarattı: Sanayileşme, makinaların ve tekniğini gelişmesi…Bazı ülkelerde, özellikle İskandinav ülkelerinede kapitalizm ’Sosyal demokrasi ile sosyalleştirilmeye, törpülenmeye  çalışıldı. Kapitalizm çok kez ekonomik olarak iflas etti ama her defasında ’devletlerinin’ devreye girmesiyle kurtarıldı.Kapitaliz çıkmaz bir sokaktır ama çıkmaz sokak uzatılarak (sündürülerek) kapitalim kurtarılmaya çalışılıyor.

Yeryüzünde özellikle ABD, İngiltere gibi emperyalist ülkelerde büyük sermaye, internet, şirket, malk mülk sahibi ailelerin oluşturduğu dünya oligarşisi –ki bunlar. hükümetlerin, orduların, basın yayın araçlarının ve her şeyin sahibidir– yeni bir dünya düzeni istiyor. Bu dünya düzenine geçişin önündeki en önemli engellerin başında, “Eski kuşaklar” geliyor. Bunların bir şekilde temizlenmesi ve daha genç kuşakların korkutulması gerekiyor. Bu temizliği Kovid-19 ile yapıyorlar.

Kovid-19, bu güçlerin dünyayı kontrol altına almak için hazırladıkları ’Yeni dünya düzeni’ nin  ilk adımı…5G, yapay zeka, robotlar,  bu planın parçaları. Daha sonra uzayda şehirler kurulması, beyin gücünün satın alınması ve dünya halklarının çiplenerek, uysal köpeklere dönüştürülmesi gündemde. Kısaca bugünden geleceği sezinliyebiliriz ama göremeyiz. Büyük bir hızla, boşanırcasına giden, sürücüsü olmayan ve nereye gittiği belli olmayan bir trenin içindeyiz.Yalnızca tek bir soru sorabiliriz kendimize: Ne zaman bir yere çarpacağız?

Böylesi bir dünyada sanatçı olmak ile tanrı olmak arasında bir fark yok. Nasıl tanrı herşeyi bilyorsa, sanatçı da herşeyi bilmek zorundadır. Yaratacağımız yapıtların, çağımıza ışık tutması, gerçek tanıklık yapması ve geleceği hiç olmazsa sezdirmesi için, ekonomik politika, felsefe, tarih, kimya, fizik, ve doğayı …çok iyi bilmeliyiz ve tanımalıyız.Tüm bunları bilmeden, dünyayı  gezip görmeden,dünya kültürlerini tanımadan sanatçı olmanın ve  hele hele şair olmanın dönemi geçti.

Son olarak şunu söylemek isterim: Dünya bir yok oluşa doğru gitmiyor.Tüm kılca damarlarıyla değişiyor. Tüm sorun bu değişimi kim yönetecek? Dünya oligarjisi ve onum yönetimindeki güçler mi? Yoksa iklim değişikliklerinden, robotlara kadar her alanda her geçen gün daha çok bilinçlenen dünya halkı mı?

Ben, gelecekte dünya halklarının yeni ve modern örgütlenma biçimleriyle militan bir güç olarak insanlığın geleceğine sahip çıkacağına inanıyorum. Sanatçı da yapıtları ve yaşamıyla, bu hareketin içinde bir yol gösterici ve ateşleyici olmalıdır.

ASLIHAN TÜYLÜOĞLU / “İNSAN TÜKENİRSE”

Fethi Naci, kitabının adını ‘İnsan Tükenmez’ koymuştu. Burada insana duyulan güven elbette önemli, elbette yabana atılamaz, ama toplumun eden, eyleyen, yapan, kılan öznesi olan insan bunun farkında değilse, kendinden, kendi geleceğinden yana eylemli olamıyorsa ezici sorunları aşabileceği söylenemez.

Köleci Toplumdan bu yana devlet aygıtını ele geçirenlerle emeğiyle geçinenler arasında hep uzlaşmaz (antagonist) çelişkiler yoğunluğuna yaşanmış, büyük savaşımlar olmuştur. Bu çelişkilerin çözümü insandan, emekçilerden, kır yoksullarından; kısaca, büyük çoğunluktan yana olmamıştır hiçbir zaman. Kendini kapitalist / emperyalist amaçlarla kurgulamış devletler her geçen gün daha da güçlenerek ‘ileri insanlıktan’ yana olanları ezmeye, iliklerine kadar onları sömürmeye devam etmiştir. Bugün dünyayı, yeraltı yerüstü zenginliklerini, uzayı, bütün emekçileri sömüren seksen iki kişinin mal varlığının üç buçuk milyar insanın mal varlığına eşit oluşu, uyarıcı olmalı. Kapitalist / emperyalist yapılanma, insanı sağlığı üzerinden de sömürmektedir. Onlar insanların hasta olmasını ister; ölmelerini istemez. Böyle olduğu için iyileştirici bir ilaç geliştirmekten özellikle uzak dururlar.  Ölmesinler, hastalık devam etsin ki onlar da büyük paralara ilaç satmayı devam edebilsinler. Amaç budur. İşleyiş tam da böyledir. Daha çok sömürmek için de her türlü kirli oyunlara girebilirler. Covid 19, ya da küresel salgınların (pandemi) tümü bu açıdan değerlendirilebilir. Bugün bazı bilim insanlarının, Marksist sosyologların yapay zekâ, 5G gibi teknolojik gelişmeler üzerinden yaptıkları, insanların sonunun getirildiğine ilişkin uyarı; sınıflı toplumlarda, siyasi iktidarı ele geçirenlerin geçmişte yaptıklarını da kapsamaktadır.  Öyle, her çağda insanın geleceğini çalan politikalar hep gündemde olmuştur. Evrensel bir örgütlenme, evrensel bir kalkışma olmadığı için de insan kendisine dayatılanlara uyumlu olma yanlışına düşmüş, canlı kalmaya çalışmış, o kadar. Yani böyle olduğu için tükenme devam etmektedir. Dünyada yüzden fazla ülkeyi işgal eden, bütün ülkeleri sömüren ABD’de halkın ses çıkarmayışı, o sömürüden pay aldıkları içindir.  Tuhaf şeyler oluyor dünyada. Küba örneği kimseyi ilgilendirmiyor. Çin’in bir kısmında uygulanan komünizm, Çinlilerin bile dikkatini çekmiyor. İnsan teslim alınmış durumda. Bunun kültürel dayanakları da var kuşkusuz. Postmodernizm sanatçıyı insandan iyice uzaklaştırmış, insanın kendi içerisinde kaybolmasına neden olmuştur. Çıkışını insandan (bireyden) yapmayan her sanatsal aranış, giderek kültürel zehirlenmeye dönüşmüşmüş durumda. Halkların kardeşliğini benimsetip yaşanır kılacak kültürel çalışmalara gereksinme vardır. Aynı amaçla bütün dünya işçilerinin, kır yoksullarının örgütlü savaşımı da kaçınılmazdır. Kapitalizm / emperyalizm insanların teslim olduğunu düşünmekte ve açık açık insanı ve insanın geleceğini yok etmeye, yağmalamaya devam etmektedir. Kimse bir kurtarıcı beklemesin. Her birey kendinin kurtarıcısı olmak ve bu nedenle örgütlenmek zorundadır. Bunun için işe koyulmanın zamanıdır. Kuru kuru umudun hiçbir işe yaramadığını anlamak gerekiyor. Umut, bireyin kendisinde, umut o insanda. İnsan, kendisinin tüketilmesine izin vermemeli.

 

CAVLI ÇULFAZ

Geleneksel uygarlıkla çağdaş sosyalizmi harmanlama

1. Kapitalizmin özü denilen sermaye, tanrı Janus’un iki yüzü gibidir. Bir yüzü, ileriye doğru bakan cıvıl cıvıl yeşil sermayedir. Yani uygarlıktır, bilimdir, aydınlanmadır, hümanizmdir; tanrı Janus’un aydınlıkta kalan yüzüdür. Öbür yüzü, tanrı Janus’un geriye doğru bakan karanlıktaki yüzüdür. Yani sömürgeciliktir, emperyalizmdir. Karanlıktaki yüz, doğayı tüketerek insanlığın kuyusunu kazarken, aydınlıktaki yüz bunu engellemeye uğraşıyor. Umut tükenmez. Bilinçli insanoğlu kendi mezarını kazmamak için umarım elinden geleni yapacaktır.

2. Teknoloji de Janus’un iki yüzü gibi çift yönlü bir bıçaktır. Yeni teknoloji ve yapay zekâ, emekçilere karşı bir zorbalık aracı olarak kullanılabileceği gibi, sanırım komünizme doğru gidişin önkoşullarını da yaratabilir. Günümüzde tek tek bütün insanların bilgisayar ya da cep telefonundaki her hareketi denetim altında. Çoğu ülkede Büyük Birader bu denetimi kötüye kullanıyor. Çin yönetimi ise, toplumsal kredi sistemi ile teknolojiyi olumlu yönde kullanmayı deniyor. Sosyalist sistemde güçler ayrılığı oluşturulabilir, sosyalist yasama, yürütme ve hukuk sistemi arasında fren ve denge mekanizması kurulup iyi işletilebilirse, mutlak iktidarın sakıncaları en aza indirilebilir.

3. ABD emperyalizmi 1972 yılında Kissinger’in Nixon’la birlikte yaptığı gezi sonrası, o zaman daha zayıf gördüğü Çin’i Sovyetler Birliği’ne karşı kışkırttı ve dünya devrimci hareketi bölündü. İki sosyalist ülke arasında sınırlı bir savaş bile çıktı. Günümüzde emperyalizm daha zayıf gördüğü Rusya’yı daha güçlü olan Çin’e karşı kışkırtmak için elinden geleni ardına koymuyor. İki ülke de şimdiye dek bu oyuna gelmedi. Çin küresel ekonomiye ağırlığını koyarak emperyalizmin etki alanını daraltıyor. Küresel düzeyde serbest ticaretin ve çevreyi korumanın bayrağı artık Çin’in elindedir. Çin, çok kutuplu bir dünya, gerçek anlamda küresel bir ekonomi, bir kültür çeşitliliği oluşturmaya çalışıyor. Kuşak ve Yol Girişimi ile yeni bir ekonomik koridor ve iletişim ağı gelişiyor. Karayolları, demiryolları, madenler, enerji iletim hatları, barajlar, limanlar ve ticaret güzergâhlarıyla küresel enerji kaynaklarının dörtte üçünü kapsayacak şekilde yetmiş kadar ülke ve dünya nüfusunun yüzde 70’i birbirine bağlanıyor. Kutuplaştırma yerine karşılıklı bağımlılık ve uluslarası paylaşım yoluyla küresel eşitliğin temelleri döşeniyor. Çin, kutuplaştırıcı kapitalist dünya sistemine karşı bir seçenek olarak farklılıkta eşitliği, çeşitliliğin yarattığı zenginliği, halktan halka etkileşimin altyapısını güçlendirerek sosyalist hakkaniyete uluslarası bir boyut kazandırmaya çalışıyor. Eşitsiz Kuzey – Güney bölünmesini giderebilmek için, değişik soy, kültür ve uygarlıkların çatışması yerine, geleneksel uygarlık ile çağdaş sosyalizmi harmanlamaya çaba gösteriyor. Kapitalizmden kökten farklı olan büyük bir evrensel uyum planıdır bu. Önünde büyük engeller vardır. Ama kazaya ya da kesintiye uğramadan başarılması dileğimdir.

4. Felsefe postmodernizmden önce de anlaşılmaz bir dile bürünmüştü. Postmodernizmden sonra hem çetrefil dil, hem gerçeği karartma girişimi daha da hızlandı. Aydının, sanatçının, düşünen insanın ahlâki-vicdani yükümlülüğü, eskiden olduğu gibi, şimdi de barış, emek ve emekçiden yana ağırlığını yılmaksızın koymaktan geçiyor.

fotoğraf MAHMUT TURGUT

1. Kapitalizmin doğal dalgaları, minik ve de zamanlı zamansız yavaşça büyüyen, eşzamanlı olmayan kocaman ezici adımları, çoğu kez ve hep dev yıkıcı etkisiyle sizi içine çeken ve ölümcül, deli döngü hortumuyla, insanı, onun doğasını ve doğanın tüm kılcal damarlarını yutarak nefes alır, yaşar, beslenir ve ölür doğası gereği. Bu çılgın varoluşun, vahşisi / uysalı / uyumsuzu olmaz. O, doğrudan gelir, yerleşir, eritir, önüne çıkan ne ve ne zaman varsa hepsini yavaşça/hızlıca ezer, yok eder; yaşatmak için kendi varlığını oluşturan ne varsa.
Bunu yaparken de hiç umurunda değildir doğa ve insan. Hiç umurunda değildir yıldırım çarpmış gibi radyasyona maruz bırakılan kumruların ve insanların birer ikişer ölmesi
akşamüstleri sessiz sedasız. Çünkü zeytin ağaçlarının kutsallığının, ebemkuşağının görkeminin, domates kabuklarının naylon kokması umurunda değildir onun. Hayatı boyunca da olmaz. Çünkü delicelerin henüz oluşan kız kokusu hayalleri, sığırcık kuşlarının zeytin dallarının ve yapraklarının arasından uçuşuna izin vermemesi, çünkü kapitalizmin umursamaz ve zehirleyici doğal tavrıdır ki, yıkıcı, yakıcı ve de talan edici ruhsuzluğudur bize yaşattıkları… Uygarlık dediğimiz bu delilik halleri, kendi yok oluşunu da hazırlayan akrepten
başka bir şey değildir, dönüp duran. Gün gelir, gelir ve gelir, bakarsınız ölümcül iğnesiyle
kendini zehirler, hem de büyük bir zevkle hazırlar bu kutsal yok oluş serüvenini, kendi doğası içinde hazretleri kapitalizm ve ona su taşıyan değirmen yelleri… Bu kaos halinden, sürüklendiği bu cahil cehennemden, yok oluş halinden, topraksızlık ve sevgisizlik halinden geri dönüş olur mu hiç, diyorsunuz…
Evet, olur… Hem de çok güzel olur… Olacaktır… Yeniden çocuklar, yenilen çocuklar, kırılan kıymetli kristaller gibi o çocuklar, güzel düşlerini güzel yüzlerine sürecekler ebemkuşaklarının renklerini ve her biri prizmalarından yeniden yansıtacaklar, mavi ve bir akşamüstünün olağanüstü renklerini. Onlar, geri dönüşsüz bir yok oluşa sürüklenmesine insanlığın ve doğanın, bu yüzden izin vermeyecekler. Çünkü güneş yine doğuyor kalbinde onların. Çünkü kalpleri, bu yüzden güzelim kalpleri, bir notanın tınlaması, bir rengin diğer renklere akması, bir mısır tanesinin bin mısır tanesine dönüşmesiyle yeniden doğuruyor kendini bir umuttan diğer umuda.
İşte tam da bu yüzden, kapitalizmin doğayı ve insan doğasını bozarak ve tüketerek
uygarlığı geri dönüşsüz bir yok oluşa sürüklediği savını haklı bulmuyorum, çocukların
güneşle yanan kalplerine inanıyorum çünkü.

2. Emperyalizmin bin yıldan bu yana hedef gözetmeden planladığı bir şeyden söz ediyor aslında Harvey. “Denetleme ve sınıfsal tahakküm tehdidi” bin yıldır, binlerce çeşit yüzü ve türüyle hep yanı başımızda değil miydi zaten? Günün koşuşturması içinde varlığını bile unuttuğumuz bu “Büyük Göz”ün görünmez varlığı sürekli yanı başımızda, sürekli Büyük Göz’ün sadece adı, niteliği, olmayan ruhu, şekli şemali, teknolojisi değişmedi bu tehdidin? Zaman zaman daha da güçlendiği, zaman zaman da olağan seyrinde nefes aldığı, ancak hiç gücünü azaltmadığı gözlemlenen bu kaçınılmaz değişim, aslında için için sürekli bir değişimi içinde hep sürdürmüştür varlığıyla. Hep bir arayış içinde olmuştur ve olacaktır bu kaçınılmaz büyük gözaltı. Daha hızlı, daha çok, daha fazla izle, daha fazla gör, daha da fazla ve her saniye denetle, şimşek hızıyla denetle, sürekli ve sonsuza dek… Tek amaç bu…
5G ve Yapay Zekâ teknolojilerinin varlığından ve giderek güçlenmesinden kaygı duymamak elde değil elbet. Ancak bu kaçınılmaz delilik halinin varlığını yaşıyor ve onu kırmak için yaşamın gökkuşağının eksik rengini tamamlamaya çalışıyorum. Bu tehdidi şimdilik güçlendirenlerin başında elbette onlar geliyor. Ama yarın yenileri, daha da yenileri kapı aralığından insanlığı tehdit etmeye hazırlanıyor.
Kaygının ölüme faydası yok.

3. Teknolojik donanımlı Yeni Ortaçağ düşüncesi, kapitalizmin geldiği günümüz felaketinin zaman diliminde, yıkım ve kaos günlerini yaşatması adına kaçınılmaz dayatmasıdır hayata. Ülkelerin yaşadığı ve yaşattığı oligarşik yönetimler, yapısı gereği önüne kattığı ne varsa eskiye / yeniye dair hepsini de kendi menfaati ve kan emici yapısı sayesinde faşizimin çizmesinin kolun girer ve onunla yaşamını sürdürür. Ve emperyalizmin tek dünya, tek ülke, tek para birimi nihai amacı karşısında kim varsa yıkımla, yangınla karşılar hepsini. Ulus olma düşüncesi ve erdemini yok sayma, onun beslendiği kan çanağıdır. Çin’in veya bir başka ülkenin durdurulması düşüncesi, tıpkı tahrip gücü yüksek, yıkıcı ve saldırgan ölümcül adı bugün için 5G ve YZ olan, yarın belki bir başka olacak olan teknolojilerin virüs gibi hızla bulaşması / bulaştırılması pompalanmaktadır tüm dünyaya yıkıcılarca.
İnsanlığın geleceğini tasarlamak gibi büyük ve korkutucu bir cümle düşüncesinden hep ürperirim. Ancak büyük biraderin adım adım, saniye saniye izleme model ve teknolojileri, olşigarşinin arayıp da bulamadığı günümüzde uygulama adımları birer birer gerçekleşiyor olması, ne kitlesel gösteriler dinler, ne de bir başka yapay zekâ inisiyatifi. Ezer geçer oligarşi hedefine ulaşmak için.
Kovid-19 gerçeği bize ve dünyaya gösterdi ki, sade ve samimi bir hayat da yaşanıyormuş. Alışveriş çılgınlığı, tüketme düşüncesi ve düşüncesizce tüketme eğilimini arttıran vahşi kapitalizmin edinimleri olmadan da nefes alınabiliyormuş.
Pandemi süreci, insan hayatının onurunun ve varlığının her şeyin üstünde olduğu
gerçeğini yüzümüze bir kez daha ve hızlıca vurdu.
Doğanın unutulan yüzü, toprağın ve buğdayın varlığı, incir ve zeytin ağaçlarının
inceliği, bir civcivin yumurtadan çıkış heyecanı hiçbir şeyle değişilmez olduğu
gerçeğini bir kez daha, hem de acımasızca gösterdi hepimize.
İnsanlığın geleceği, ulusunu koruma veya ulusları yok ederek tek heceli dünya olma
düşüncesi ve ikilemi arasında kıyameti koparacaktır.

4. Posmodernizm alanında ürün veren sanatçıların olağan anlamsızlık odakları, yalnızlıkları, olağan üstü sanatsal işlerle pekiştirememesini de beraberinde getirmiştir. Yabancılaşma ve anlamsızlaşma büyürken, insan odaklı kimliği sanatın yok olup gitmesine de neden olur. Sanatın belkemiğini oluşturan rengin ve dizenin büyüsü, küçük ayrıntıların, inceliklerin hüznü ve güzelliği onun, “ben” egosunun cehenneminde ve bencilliklerinin içinde yok oluş sürecini hızlıca hazırlar. Böylece sanatın ve düşünce gücünün fişeği olan felsefenin güzelim sokakları, birer çıkmaz sokağa sürüklenirken, posmodernizmin gerçeği arama yükümlülüğünden de hızlıca kaçarak zor gibi görünün kolaya evrilir. İnsanı var eden duyguların, inceliklerin, sevgilerin silinip süpürüldüğü günümüzde, her şeye rağmen ve elbette kaçınılmaz birer işaret fişeği olan sanatçılar, tüm bu kaos, acı ve yok oluş serüveninde inadına üretmek, insan ve ışık odaklı üretmekle yükümlüdürler. Sanatçıların, işte bu yükümlülük duygusudur ki, insanı yok oluş sürecinden kurtarıp yeniden ve kendini yenileyen bir varlık ışığına evirir. Sanatçılara düşen, bu ışığın yolunda toprağın, havanın, suyun, insanın, tüm canlıların onurunu korumaktır. Bunu için ise ışığı belinden kavrayarak, insanı var eden tüm olguların yok edilmesine fırsat vermeyerek, inatla ürettikleri şiirin, dansın, renk ve ritimlerin sesini daha da yükseltmek, yeniden ve yeniden dünyayı üretmektir.

KÜRŞAT YILDIZ / “Sanatçı ve düşünür, ışığı ve suyu arar bulur”

1. Kapitalizmin ve 20. Yüzyıldan itibaren eriştiği emperyalizm çağının kendini var edebilmek için doğayı ve insanı sömürerek bozduğu açık. Ama buna karşı doğanın ve insanın da iki yüz yıldır direndiği ve bir yok oluşu engellediği de ortada. Kapitalizmin ve emperyalizmin egemenliği güçlenmiyor, sorunları büyüyor, krizleri sıklaşıyor ve derinleşiyor. Sonuçta karamsar senaryolar gerçekleşmedi. Büyük insanlık 20. Yüzyılda olduğu gibi 21. Yüzyılda da çıkış yollarını her zaman buldu. Bulmaya devam edecek.

2. İletişim araçlarına sahip olmak hakim sınıflara ideolojik hegemonyayı güçlendirme olanağı veriyor. Bu doğru. Ama madalyonun öte yüzü de var. Bilim ve teknolojiyi ezilen sınıflar ve emperyalizme direnen milletler de kullanıyor. Bilim ve teknoloji kapitalizmin ve emperyalizmin tekelinde değil. Çin Halk Cumhuriyeti’nin ayın karanlık yüzünde tarım yapmak projesi bunun çok çarpıcı bir örneği oldu. Çin, Hindistan ve birçok gelişmekte olan ülke ileri teknoloji ve yapay zeka kullanarak gerçekleştirdikleri üretimdeki atılımları ile bunu kanıtladılar.

3. Çin Halk Cumhuriyeti sosyalizmi kendi ülke koşullarına göre uygulayarak büyük başarılar kazandı. Aynı zamanda dünyanın gelişimi için lokomotif rol üstlendi. Ama dünya hegemonyasını sürdürmek isteyen emperyalist devletlerin bu yarışı kolayca bırakmayacaklarını öngörebiliriz. Çin’in “küresel oligarşi”yi tek başına durdurmasını beklemek gerçekçi değil. Zaten Çin Halk Cumhuriyeti’nin de böyle bir iddiası yok. Emperyalizmin talan ve yıkımını, ezilen ulusların oluşturduğu daha büyük bir koalisyon durdurabilir.

Covid-19 Salgını, sağlık hizmetleri ve ekonomide kamu yararına göre örgütlenmiş, eğitimli ve disiplinli toplumların felaketlerle daha kolay başa çıkabildiğini kanıtladı. Bunun siyasal yansıması, ancak sosyalist ve kamucu akımların ülkelerindeki kitleleri örgütlemedeki yeteneklerine ve başarısına bağlı.  Halk dersler çıkarır ama bunu siyasal düzleme ancak partiler taşır ve kalıcı sonuçlar elde edebilir.

4. Postmodernizm, 20. ve 21. Yüzyılda emperyal hakim sınıfların ideolojik hegemonyalarını sürdürmelerine yardımcı oldu. Postmodernizmin doğası gereği zaten “büyük insanlık” için bir sorumluluğu hiç olmadı. Felsefe, sanat ve edebiyatta da bunun yansımalarını gördük, görüyoruz.  Postmodernizmin felsefe, sanat ve edebiyatta görev alan insanların önemli bir kısmını etkilediği doğru. Ama buna direnenleri de yabana atmamak gerek.  İnsanın yok oluş sürecine kolay kolay sokulamayacağının her gün yeni örneklerini görüyor ve umudumuzu tazeliyoruz. Dikkatlerin dünyanın yalnızca sorunlara boğulmuş “emperyal batı” kesimine odaklanmış olması ve Türkiye’de siyasal çıkış yolunun bulanık gibi görünmesi karamsarlığa yol açıyor. Ama sanatçı ve düşünürlerin “ışığı alnında ilk hisseden insanlar” olarak karamsar olma hakları yok. Çözüm politik düzlemde. Buna ilişkin insanlık tarihinde yeterince ders var. Programında emperyalist hegemonyanın dışına çıkarak “yeni bir düzen” ve “”yeni insan” hedefi olan bir siyasal mücadeleden başka çözüm yok. Bu programın arkasında kitleleri örgütleyebilmek kolay iş değil. Güçlü kadrolar, marifet, çokça da felsefe, sanat ve edebiyat gerektiriyor. Sanatçı ve düşünür bu kavgaya kendi birikim ve becerisini katarak geleceği kurmaya hizmet edebilir.

Paylaş