Gökkuşağı

Kuzgunun Kanat Sesleri DEMET KURT GÜNGÖR

               Gözlerimden kara kuzgunlar uçtu. Rauf Parfi

Yıldızsız bir gecenin sabahında güneşi bulutların arasından çekip çıkardım. Yol Arkadaşım Doğa Sporları ve Dağcılık Kulübü ile Urgancılar yaylasında, yaz kış bölgenin can yeşili olan çam ağaçlarının oluşturduğu orman denizinde yol alacağız. Bir haftalık kıpırtısızlığın, bekleyişin ve yanılsamalarımın izini silmek için doğaya gidiyorum. Doğa tapınağım, hayatımın tek sabit noktası. Bazen geceleri rüyamda baş döndürücü kayalıklara tırmanıyorum. Kokusuyla esrikleştiğim çam ormanlarında yürüyorum. Ardımda bir kuzgunun kanat sesleri… Geçen zamanın ritmi ile geriye dönüşü olmayan ilerleyişin sonuna gelemeden uyanıyorum yolculuk sabahları.

“Ortasında bir gecenin, düşünürken yorgun, bitkin / O acayip kitapları, gün geçtikçe unutulan / Neredeyse uyuklarken, bir tıkırtı geldi birden / Çekingen biriydi sanki usulca kapıyı çalan / “Bir ziyaretçidir” dedim, “oda kapısını çalan / Başka kim gelir bu zaman?” (Edgar Allan Poe / Kuzgun)

Gerede, Cankurtaran mevkiinden yürüyüşe başladık. Köprü altından geçtikten sonra yayla evleri göründü. Yolda karşılaştığım köylülerle sohbet ederken yaylanın adının Dursun Fakı yaylası olduğunu öğrendim. Diğer adı da Alaman yaylasıymış. Bölgeye ilk yerleşen Oğuz boyları Türklerde yer adı verme geleneğine bağlı olarak Bolu’daki yer adlarını belirlemişler. Fethedilen veya iskân edilen yerleşim birimlerine devrin bilginleri, şeyhleri veya dervişlerin adlarını vermişler. Kadılık, imamlık ve hatiplik yapan Dursun Fakı, Osmanlı Devletinin ilk kadısıymış. Osman Gazi adına ilk cuma hutbesini okuyup Osmanlı Devleti’nin kuruluşunu ilan etmiş. Alaman adının geçmişi ise Millî Mücadele yıllarına dayanıyormuş. Köylüler,

“Düşman, sen burayı alaman”, diyerek ayaklanmalar başlatıp toprağını savunmuş. Taş ocağının karşı tarafında Gerede’ye bağlı Sapanlı ve Urgancılar adındaki iki köyün birleşmesi ile oluşmuş Sapanlı yaylası var. Rivayete göre Anadolu’yu fethe çıkan akıncılardan biri olan Ramazan Dede, Sapanlı Dede, Şaban ve Gazi Dedeler Esentepe’de konaklarlar. Sapanlı Dede sapanıyla bir taş fırlatıp taşın düştüğü yere mezarının yapılmasını ister. Sapanlı Urgancılar köyündeki türbesinde sapanı ve taşını tasvir eden çalışmalar var.

İbn-i Batuta, Evliya Çelebi, Tavernier, James Morier gibi birçok seyyah bu topraklarda gezmiş, konaklamış ve seyahatnamelerinde bölgeyi anlatmışlar. İbn-i Batuta, Seyahatname’sinde Gerede’yi şöyle anlatır. “Burası bir yayla eteğinde güzel ve büyük bir şehirdir. Çarşı ve caddeleri geniştir. Dünyanın en soğuk yerlerinden biridir. Ayrı ayrı mahallelere bölünmüş olup, her mahalle halkı kendi aralarında yaşar, öteki mahallelerle bir yakınlık kurmaya çalışmaz.”

Yayladan çıkıp düz bir alanda ilerlerken eğim yavaş yavaş artmaya başladı. Hayat da öyle değil mi zaten? Yürüyüş güzelleşti, solgun yanaklarımız kızarmaya, terlemeye başladık. Uyuşukluktan kurtulup yeniden dirildik. Girdiğimiz ormandaki dev çam ağaçları, köknarlar gün ışığını kıstı. Yeşilin en güzel tonları ile kaplı yosunlu taşlar, ağaç dallarından sarkan likenler insana kendini bir hayal âleminde hissettiriyor. Sakal likenleri, ormana esrarengiz bir hava katıyor. Gizem, tıpkı bir gölge gibi kâh ardımda kâh önümde ilerliyor. Kuzguni siyah tüyleri rengârenk ruhunun tezadı olan kuzgunun kanat sesleri ise kulaklarımda bir ritim tutturmuş gidiyor. Birçok mit ve efsaneye konu olan kuzgunun yaşam ve ölüm arasında bir sembol olduğuna inanılır. Yaşayanlar için ölümü, ölü ruhlar için yaşamı temsil eder. “Bir düşün içinde bir düş mü / Bütün gördüğümüz ve göründüğümüz?” (Edgar Allan Poe)

Sessizlik ormanda her yanı kaplamış. Ormanların mağrur sessizliğini çok az kişi fark eder. Kırılıp düşen ince bir dal, yerdeki incecik yaprakların üzerine düşerken hafif bir ses çıkarır. Ayaklarımız ağırlaşırken, orman fısıldamaya başlar. Kısa nefes molalarında dinlenirken gözlerimiz bulutlara, uçsuz bucaksız ağaçlara çevriliyor. Ufak beyaz bir kelebek oraya buraya uçuşuyor, arada bir yeşil yosunlarla kaplı kayalara konuyor. Açıklığa çıktığımızda gökyüzünde koşturan ufak beyaz bulutları görüyoruz. İleride bir çeşme var.  Biraz serinlemek ve soluklanmak iyi gelecek. Birden kuzgun geliyor aklıma. Ormanda kaldığını düşünürken kanat seslerini duyuyorum. Yolun sonuna geldiğimizi anlamış olmalı. Yavaş yavaş havaya yükseliyor, kuzey bulutlarına doğru uçuyor. Ufukta gözden kayboluncaya kadar izliyorum onu.

Parkurun son aşamasında yine ormana giriyoruz. Kente dönmeden önce saflığın, doğanın kokusunu içimize çekiyoruz. Çam ağaçlarının arasında ilerlerken gökyüzüne uzanan dallara bakıyorum. Çam ağacı Kuzey-Türk destanlarında dünya ağacı veya gök direği olarak geçer. Yaşamak için bir içgüdüsü vardır, güçlüdür, inatçıdır. Uzun hayatı simgeler, kozalakları da hayatın devamlılığının ve yenilenmesinin sembolüdür. Altay Türklerine ait bir destanda dünyanın merkezinde ağaçların en büyüğü olan “dünya ağacı” denilen bir çam ağacının bulunduğu ve bu ağacın tepesinde Bay Ülgen’in evinin bulunduğu anlatılır. Hayatın düzeni içinde, kutsalın gücüdür. Kuzey rüzgârı estiğinde çam ağacının acı çektiğini ve yaralarının sızladığını biliyor muydunuz?

Nietzsche’nin dediği gibi, “Andante…” diyorum. “Tutkulu ve yavaş bir ruhun temposuyla.” Hareketlerimin melodisini hissediyorum, düşüncelerim o melodinin ritminde akıyor. Ormanın keskin rayihasının arasından sıyrılıp gelen semaverin kokusu, beni kısa bir süre için duraksatıyor. Zaman, çam ve sedir kokularında hareketsiz kalırmış. “Sükûnet”i duyuyorum. “Keman susar, dansçı durur.” Goethe’ye göre dansçı hareket etmeyi bıraktığı anda algısı açılır. Sonrasında tamamen farklı bir dans başlar. Bir gün rüzgâr dans edecek yapraklarımda, ben de çok istediği tangoyu dallarındaki güneşle yapan ağaç olacağım.

Paylaş