Yurdunu ve Şiiri Yüreğinde Sevdayla Taşımak: NÂZIM HİKMET – III / Donanmayı isyana teşvikle suçlanan Nâzım’a cehennem azabı // seyyit nezir

Bizi Takip Edin

Bizi Takip Edin

Neruda ve Nâzım, gençlerle

Sivil mahkemelerde belge ve delil yetersizliği yüzünden, düzmece davalarla Nâzım’a karşı sonuç alınamıyordu. Öyleyse askerî mahkemelerde ve hukukun aranmadığı yepyeni bir dava açılmalıydı: Dava konusu ise elbette “Orduyu isyana teşvik” olacaktı…

Pablo Neruda, Nâzım’ın acılarını Yaşadığımı İtiraf Ediyorum’da yazmıştı: “Bana şöyle anlattı: işkencecilerim beni izliyorlar, yıkılmamı bekliyorlar, acı çektiğimi görmek istiyorlar… Gücünü toplayıp başını dik tutmuş. Önce hafiften, daha sonra biraz daha yüksek, sonra da avazı çıktığınca şarkı söylemeye başlamış. Bütün şarkıları ve hatırlayabildiği bütün aşk şiirlerini, kendi şiirlerini, halk türkülerini, halkın savaş ilahilerini okumuş. Bildiği her şarkıyı, türküyü söylemiş. Bu şekilde pisliği ve işkencecilerini yenmiş…”

Rüzgârsız gecelerde Nâzım’ın sesi halâ işitilir Silivri zindanlarının anahtar deliklerinde!

Mareşal’in Nâzım’a düşmanlığı                                                                  05.06.2013

Nâzım, biri bitmeden öbürü başlayan davalarla çalışamaz duruma getirilmek isteniyor, Türk ordusunun Genel Kurmay Başkanlığı görevini 20 yılı aşkın bir süre yürütecek olan, toplumda komünizm düşmanı duyguların hep ayakta tutulmasını amaç edinen Alman ve Nazi yandaşı Mareşal Fevzi Çakmak’ın oyunlarıyla sürekli zulme uğratılıyordu. Gerçekte bir Türk Pétain’i olan Mareşal, kendisine yönelik eleştirilere karşı Fransızların Majino Hattı gibi göstermelik bir Çakmak Hattı’yla göz boyamaya çalışıyordu.

Atatürk’ün söyledikleri kayıtlardadır (9 Mart 1938): “Üç beş günlük ömrü olan bu gibi hatlar için ben milletimin parasını toprak altına atamam. Harp oldum olasıya toprak üstünde yapılmıştır. Kazanmak isteyen milletler toprak üstünde de dövüşürler. Söyleyin Mareşal’e, bu sevdadan vazgeçsin.” Gerçekten de Majino Hattı 48 saatte hallaç pamuğu gibi atılmış, Verdün kahramanı Pétain’in Nazi işbirlikçisi olduğu da ertesi gün ortaya çıkmıştı.

Mareşal’in her şeye rağmen vazgeçmediği ve Atatürk’ün ölümünden sonra bitirdiği Çakmak Hattı için Cumhurbaşkanı İnönü’nün teftiş sonrasındaki sözleri çok ünlüdür: “İyi de Mareşal, hava saldırısına karşı önlem unutulmuş!”

Nazi Almanya’sının yanında yer alarak savaşa hazırlanmadığı için İnönü’yü orda burda korkaklıkla suçlayan Mareşal, onun aklıselim dış politikası olmasa Türkiye’yi ha deyip savaşa sokacaktı. Gerçek şu ki, Mareşal için önlem alınacak asıl tehlike komünizmdi. Onların en tehlikelisi Nâzım’ı etkisiz kılmak, dava üstüne dava açarak komünistlere aman vermemek gerekiyordu. Hükümet içinde İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Mareşal’in en yakın ortağıydı.

Ne ki sivil mahkemelerde belge ve delil yetersizliği yüzünden, düzmece davalarla Nâzım’a karşı sonuç alınamıyordu. Öyleyse askerî mahkemelerde ve hukukun aranmadığı yepyeni bir dava açılmalıydı: Dava konusu ise elbette “Orduyu isyana teşvik” olacaktı… Hem zaten Askerî Usul Yasası’na göre, beş yargıçtan birinin hukuk fakültesi mezunu olması yeterliydi…

Harp Okulu’nda Nâzım’ın kitaplarını okuyan üç beş öğrenci belirlenmişti. Aslında askerin gazete okuması bile tehlikeliydi. Şu Ömer Deniz, A. Kadir, Orhan Alkaya, Necati Çelik, Şadi Alkılıç… sayıları çoğalmadan ipleri çekilmeli, Nâzım’la şiirleri üzerinden bağlantıları kurulmalı, böyle bir davayla Nazilere güven verilmeliydi…

Falih Rıfkı Atay

Belge yok, delil yok ha!

Nâzım’ın 30 Aralık 1936’da gözaltına alınmasıyla açılan davada tutuksuz yargılanarak 21 Haziran 1937’de aklanması sağcı çevreleri büsbütün çileden çıkarmıştı. Falih Rıfkı, o yıllarda işittiklerini, ne yazık ki o gün değil yıllar sonra, 2 Mayıs 1965 tarihli Dünya gazetesinde şöyle anlatır:

“Bir gün Meclis koridorunda kulaklarımla işittim:

“–Vesika yokmuş ha… Delil bulunmazmış ha… Biz onu Divan-ı Harbe gönderelim de orda görsün gününü!

“Nâzım hapisteyken onu her düşünüşte bu işittiklerimi hatırlardım…”

Harp Okulu Olayı

İkinci Dünya Savaşı’nın ayak seslerinin yaklaştığı günlerde komünist örgütlerin uluslararası haberleşme olanakları da son derece kısıtlandığı için komplo kurmak, belge uydurmak çok zorlaşmıştı ama zaten böyle bir ihtiyaç bile yoktu artık. “Ordudaki erbaşları, küçük rütbeli subayları, öğrencileri elde ederek ihtilal hazırladıkları, astların üstlerine güvenlerini sarsarak disiplini zedeledikleri, bunun da orduyu ve devleti tedirgin ettiği” yaygarasını koparmak yeterliydi. Nitekim Donanma Davası henüz başlamadan komünizm propagandasını suç sayan 141 ve 142, TCK’ya eklenmişti (6 Temmuz 1938).

Nâzım Hikmet 17 Ocak 1938 gecesi, Beyoğlu’nda, Celâlettin Ezine’nin evinde, Hilmi Ziya Ülken’le yeni bir edebiyat ve düşün dergisi tasarladıkları sırada gözaltına alınıp iki gün sonra da tutuklandı: Ankara Harp Okulu’nda şiirlerini seven birkaç gence hücre kurdurarak askeri isyana teşvik etmişti. Şair, karısı Piraye’ye yazdığı mektupta, “Bana atfedilen suçu ve bu suçun delillerini anlayamıyorum.” diyecek, aylar sonra bunu mahkemede de söyleyecekti:

“Hayatımın son 13 yılı içinde askerî mahkeme önüne çıkarılışım ilk defa vaki oluyor. Ve ilk defa ne şahidi, ne vesikası, ne delil diye gösterilecek suç evrakı, suç aleti ve ne de bir ihbar veya ifade bulunuyor. … Hapishanede 67 gündür haksız yere ve delili olmayan ağır bir ithamla yatmanın azabı içindeyim.”

Askerî Yargıtay, 28 Mayıs 1938’de 15 yıl hapsini onaylayınca Ankara Cezaevi’nde alıkonan Nâzım, ayrıca 21 Haziran 1937’de aklandığı gizli örgüt davasının Yargıtay’dan dönmesiyle İstanbul’da yeniden yargılanmak üzere Sultanahmet Tutukevi’ne getirildi.

                      Şükrü Kaya; Nâzım’a karşı Mareşal Çakmak’la işbirliği etti, gerçekleri Atatürk’e iletmedi

Atatürk’ün Yüksek Katına

Nâzım’ın dayısı Ali Fuat Cebesoy’u hastalığı bahanesiyle Atatürk’le görüştürmeyen Şükrü Kaya, Mareşal’in oyununu bozmak isteyen Nâzım’ın duruşmadan çekilen genç askerî savcı Haluk Şehsuvaroğlu eliyle gönderdiği mektubunu da engeller. Atatürk’e verilmeyen mektup şöyleydi:

Cumhurreisi Atatürk’ün Yüksek Katına;

Türk Ordusunu “isyana teşvik” ettiğim iddiasıyla “on beş yıl ağır hapis” cezası giydim. Şimdi de Türk donanmasını “isyana teşvik etmek”le töhmetlendiriliyorum.

Türk inkılabına ve senin adına ant içerim ki suçsuzum.

Askeri isyana teşvik etmedim.

Kör değilim ve senin yaptığın her ileri dev hamleyi anlayabilen bir kafam, yurdunu seven bir yüreğim var.

Askeri isyana teşvik etmedim.

Yurdumun ve inkılapçı senin karşında alnım açıktır.   

Yüksek askerî makamlar, devlet ve adalet, küçük bürokratlar gizli rejim düşmanlarınca aldatılıyorlar.

Askeri isyana teşvik etmedim. […]

Başvurabileceğim en inkılapçı baş sensin.

Kemalizmden ve senden adalet istiyorum.

Türk inkılabına ve senin başına ant içerim ki, suçsuzum.

                                                                    Piraye, Fehamet, önünde Kemal Tahir, Nâzım, Kıvılcımlı

Donanma Davası ve bir daha mahkûmiyet

Öte yandan aynı süreçte, sahibi bulunduğu kitabevinden, Nâzım Hikmet’in yazdığı kitapların ordu içine sokulması suçuyla 25 Nisan 1938’de gözaltına alınan Hikmet Kıvılcımlı ve karısıyla kitapsever Kerim Korcan tutuklanmıştı. Soruşturma sırasında bir astsubay, arkadaşının evinde Nâzım Hikmet’le tanıştığını söyleyince, üstelik Kıvılcımlı tarafından küçük burjuva şair olmakla suçlanıp eleştirilen, yan yana gelmesi hayal bile edilemeyecek olan Nâzım, denizci astsubayları da örgütlediği havası yaratacak biçimde bu davaya da bulaştırıldı. Derken, birkaç astsubayın sözde tanık ve sanık olarak bulundukları davada, kardeşinin astsubay oluşu yüzünden Kemal Tahir de sanıklar arasında yer aldı.

Bütün düzmece siyasi davalarda olduğu üzere, davayı kördüğüme çevirip kafalarda yalnızca suç işlendiğine dair kesin izlenim bırakmak, ateş olmayan yerde duman tütmeyeceği izlenimi vermek yeterliydi. Bu nedenle Donanma Davası’nın kovuşturmaları çok geniş tutulmuş, rastlantıyla Nâzım Hikmet adını bir yerde kullanmış olan astsubaylarla eşleri ya da kardeşleri davaya sokulmuştu.

Nâzım ve Neruda dostların arasında

Neruda anlatıyor

Şili’nin evrensel şairi Pablo Neruda, Yaşadığımı İtiraf Ediyorum kitabında, Türkçe çevirilerinde yer almayan şu anıya yer verir:

Türk donanmasını isyana teşvik etmekle suçlanan Nâzım’a cehennem azabı çektirilmişti. Mahkeme bir savaş gemisinde yapılmıştı. Nâzım bana ayakta duracak hali kalmayana kadar geminin kaptan gemisinde yürütüldüğünü, daha sonra da dışkıların yerden yarım metre yükseldiği tuvaletlerin bir bölmesine kapatıldığını söylemişti. Şair kardeşim, gücünün tükendiğini hissetmiş. Kokudan başı dönüyormuş. Daha sonra birden aklına gelmiş: işkencecilerim beni izliyorlar, yıkılmamı bekliyorlar, acı çektiğimi görmek istiyorlar… Gücünü toplayıp başını dik tutmuş. Önce hafiften, daha sonra biraz daha yüksek, sonra da avazı çıktığınca şarkı söylemeye başlamış. Bütün şarkıları ve hatırlayabildiği bütün aşk şiirlerini, kendi şiirlerini, halk türkülerini, halkın savaş ilahilerini okumuş. Bildiği her şarkıyı, türküyü söylemiş. Bu şekilde pisliği ve işkencecilerini yenmiş…

Rüzgârsız gecelerde Nâzım’ın sesi halâ işitilir Silivri zindanlarının anahtar deliklerinde!

                                                           Donanma Davası’nda Nâzım’la yargılanan Kerim Korcan, Sinop Cezaevi’nde

Nâzım ve arkadaşları, Silivri’de ilk yargılanan devrimcilerdi

10 Ağustos 1938’de başlayan Donanma Davası 20 günde bitirilerek 29 Ağustos’ta son buldu, 29 Aralık’ta Askerî Yargıtay’dan onay geldi. Askerî Savcı yardımcısı Fahri Çoker’e göre dünyada benzeri bulunmayan bir davaydı: “Erkin, denizaltı ana gemisi olduğu için devamlı hareket halindeydi. Aslında böyle anormal bir mahkeme şeklinin dünyada emsali var mıdır, bilemem.”

Gerçekten, denizaltı filosunun ana gemisi olan, asker öğrencilerin son derece ağır savaş koşullarına hazırlandığı Erkin, duruşma için asla düşünülemeyecek durumdaydı. Silivri açıklarında demirlemiş olan gemi, gizlilik koşullarına uygun bir ortamda, Başbakan Celal Bayar ve ordu komutanları tarafından ziyaret edilerek mahkemeye uygunluk sınavından da geçirilmişti.

      Nâzım’ın annesi Celile Hikmet

Annesi Celile Hanım, Ankara’da ziyaretine gitmeyi düşündüğü ama birkaç aydır kayıplara karışan oğluna, uzun aramalar sonunda, rahmetli babası Enver C. Paşa’nın yüzü suyu hürmetine Erkin’in amiral köşkünde kavuşup sarıldığında, büyük şairin üstü başı tuvalet kokuyordu. Daha sonra Pirâye için görüşme izni çıktığında, “güvenlik gereği” gemi, Erdek’e demirleyince o da Nâzım’ın mektubuyla yetinmek zorunda kalmıştı: “Burda bir başıma, bir gemi lombozundan aynı deniz parçasını seyretmek ve uykuya kavuşup seni rüyamda görmek için gecelerin çabuk gelmesini beklemekle günlerim geçiyor.”

Ülkenin yiğit ve yorulmaz savaşçısı büyük şair Nâzım’ı hapislerde çürütmeye karar verilmişti

Duruşmalardan bir kesit

Yargıç Köniman, “yılanın başı küçükken ezilmelidir” deyince, Avukat Ethem Nuri Balkan’la mahkeme heyeti arasında şöyle bir tartışma yaşanır:

Balkan: Sayın Hâkim, otomobildeki şoförü, uçaktaki pilotu, şehir hatlarındaki kaptanları şimdiden tevkif etmelidir öyleyse, nasıl olsa ilerde kaza yapacaklardır.

Budak: Muhterem Reis, bu adam mahkemeye hakaret ediyor, susturun!

Köniman: Oturun yerinize! Sizi protesto ediyorum!

Balkan: Neyi protesto ediyorsunuz? Siz oturduğunuz makamın ne olduğunu unutuyorsunuz!

“Delil arayacak kadar saf değiliz”

Duruşmalarda avukatlar, “hiçbir belge olmadan, yalnızca Nâzım’ın kitaplarını okudukları için sanıkları varsayımlarla suçlayan bir mahkemenin hukuka uygun olamayacağını” söyledikleri anda, yargıç Salih Köniman’dan şu yanıtı alacaklardır: “Bugünkü durumda siyasete bu kadar dalmış bulunan bu gedikli başçavuş, üstçavuş ve erler, bugün bir şey yapmamışlarsa, bu gidişle mutlaka donanmaya da, orduya da, memlekete de zarar vereceklerdir, yılanın başı küçükken ezilmelidir.”

Savcı Şerif Budak, çok daha kestirme konuşmaktadır: “Biz bu davada delil arayacak kadar saf değiliz. Bunlar bugün bir şey yapmamışlarsa yarın yapacaklardır.”

Mahkeme başkanı Amiral Hüsnü Gökdenizer, bu akıldışı durumu öfkeyle kınayarak davadan çekilir: “Ortada hiçbir şey yok, bu çocuklara yazık ediyorsunuz! Bu yaptığınız, Donanma’ya kötülüktür!”

Sanıkların çoğunun beraat ettiği davada, sözde elebaşılardan 12’si ağır hapis cezasına çarptırıldı. Kemal Tahir ve Kıvılcımlı’ya 15’er, Kerim Korcan’a 10 yıl, Nâzım’a verilen “20 sene ağır hapis cezası” daha önce işlediği suçlar göz önünde tutularak artırılmakla “28 yıl 4 aya” çıkarıldı.

Nazi yandaşlarının düzmece mahkemelerinde devrimciler mahkûm edilirken, Atatürk’ün ölümüyle 1938 sonunda çıkarılan aftan, “işgal kuvvetlerini desteklemiş işbirlikçiler, Atatürk’e suikast planlamış olanlar, Cumhuriyet düşmanları” yararlandı.

                                                                Nâzım, Bursa Cezaevi’nde mahkûm dostlarıyla

Nâzım’ı yargılayanların yüzleri

Nâzım, daha sonra, mahkeme heyetini, “insandan çok eşyaya benzeyişiyle” şiirinde anlattı:

               Çoğunun yüzünü unuttum büsbütün,

                             yalnız, çok ince, çok uzun bir burundur aklımda kalan,

                             halbuki kaç kere karşımda oturup dizildiler.

               Bir tek kaygıları vardı, hakkımda hüküm okunurken:

                                                         heybetli olmak.

                                                         D e ğ i l d i l e r.

               İnsandan çok eşyaya benziyorlardı:

                             duvar saatları gibi ahmak,

                                                         kibirli,

               ve kelepçe, zincir filan gibi hazin ve rezildiler

Yarın:

IV – Nâzım’a af savaşında gençlik yine en öndeydi!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Güncel

En çok okunanlar