Yurdunu ve Şiiri Sevdayla Taşımak: NÂZIM HİKMET – I / seyyit nezir

Bizi Takip Edin

Bizi Takip Edin

1. Bölüm – YURTSEVERLİK: ATA AŞISI

03.06.2013, Pazartesi
Nâzım’ın yaşam öyküsü, dünya görüşü
ve sanatı üzerine yazdığım bu yazı,
Aydınlık’ta biz dizi olarak yayımlandığında
oldukça sevilerek okunmuş, çok önemli
bir gereksinmeyi karşılamıştı. Bir arkadaş
bugün o yazıyı biraz daha genişleterek
bol fotoğraflı bir kitap olarak yeniden yayımlasan,
ne iyi olur… deyince, gazeteden istedim.
Üstünde çalışmaya vaktim yok. Ama anımsanmasının
yerinde olacağını düşündüm.
Seyyit Nezir

 20 Kasım 1901 Selanik doğumlu Nâzım’ı, aile çevresi 40 gün için bir yaş büyük görünmesin diye, 15 Ocak 1902 gününe kaydettirir. Baba tarafından dedesi Mehmet Nâzım Paşa, Mithat Paşa’nın yakın dostu ve Mevlevi tarikatından, özgür düşünceli, sanat ve edebiyat yönü güçlü bir insandır. Bir şiirinde, “Cihanın bunca derdinden vakitsiz ihtiyar oldum” dizesi, onun halkçı ve yurtsever kişiliğini açığa vurur. Mevlevi şairlerinin yanı sıra Tevfik Fikret ve Mehmet Emin’den yüksek sesle okuduğu şiirler torununun duygusal gelişiminde etkili olur. Nâzım’ın daha 13 yaşında serbest nazımla yazdığı ilk şiirinde halkçı, toplumsal yönelimler kendini gösterir. İnsanların semtte yaşanan olay sırasındaki perişanlığını anlattığı “Yangın” şiiri şöyle biter:

Her yerde âh ü enin

         Her yerde iftirak

         Talilerine isyan ediyor

         Bütün bu halk.

Nâzım’ın Babası Hikmet dışişleri kaleminde memur… Paşa kızı olan annesi Celile Hanım, piyano çalan, resim yeteneği ileri derecede güçlü, dönemin Fransızca konuşan çağdaş kadınlarından…

Henüz okul çağı öncesinde Fransızca öğrenimi gören Nâzım, her yönden özgür bir ortamda yetişir.

Şairin yazgısında şiirin yeri

Aile dostu Cemal Paşa, evlerine konuk olduğu bir gece, Nâzım’ın bahriyelilerden esinlenen şiirini pek beğenir:

Topumuzdan çıkan gülle

         Eder her tarafı tarumar

         Vatan uğrunda fedâ-yı cana

         Benim gibi çok kişi var.

Paşa’nın ısrarı ve girişimiyle Nâzım, 1917’de Heybeliada Bahriye Mektebi’ne başlar; 1919’da bitirir. Ne ki dondurucu ayazdaki bir gece nöbeti sonrasında öğrenciyken geçirdiği zatülcenbin kalıcı izler bırakması yüzünden sağlık kurulu raporuyla askerlikten çürüğe çıkarılır (17 Mayıs 1920). Aynı yıllarda, kocasından ayrılmış bulunan Celile Hanım’ı derin bir aşkla seven Yahya Kemal, kendisine karşı genç Nâzım’ın kızgınlığını azaltma çabasındadır; genç şairden ilgisini esirgemez, ilk şiirini kimi düzeltmelerle Yeni Mecmua’da Mehmet Nâzım imzasıyla yayımlar (3 Ekim 1918):

Gözlere inerken siyah örtüler,

         Umardım ki artık ölenler güler,

         Yoksa hayatında sevmiş ölüler,

         Halâ servilerde ağlıyorlar mı?

Ama Birinci Dünya Savaşı sonrasında payitahtı bile işgal edilmiş bir ülkenin genç şairi olarak Nâzım’ın şiirleri, daha çok, kahırlı “mütareke geceleri”nin acılarını yansıtmaktadır (1918):

Geride bırakıp dumanlı bir iz

         Bozulan ordunun arkasında biz /… /

         Hepimiz hicranlı, hepimiz yaslı

         Ölüp yaşatmağa etmiştik yemin

Kısa sürede döneminin Celâl Sahir, Faruk Nafiz, Yusuf Ziya, Orhan Seyfi, Necmettin Halil gibi ünlüleriyle yan yana anılmaya başlayan ama ulusal duyguların gitgide yoğunlaştığı bu şiirlerle daha bir öne çıkan Nâzım, gençliği İstiklâl Savaşı için göreve çağırır:

“Sana sus derlerken… Haykır! Ey gençlik.”

Şiir emperyalizme karşı

Nâzım, emperyalistleri anlattığı “Kırk Haramiler” şiiriyle tüm yurtseverlerin gönlünde taht kurar. Şiirin sonunda, ülkesi haramilerce parçalanan yiğidin baltayı onların elinden alması, Ankara’yı simgeler: “Birden balta esirin elinde parıldadı!” Yıllar sonra Yaban’da Yakup Kadri, savaşta tek kolunu yitirmiş bir subayın yalnızlığını işleyecektir. Yalnızlık, savaşçı aydının tarih boyunca kişiliğindeki en etkili renk olmamış mıdır?

İstiklâl Savaşı’na destek veren dergiler artık peş peşe Nâzım’ın şiirlerini yayımlar. Şair, işgale kayıtsız kalanları “Efenin Nasihatı”nda uyarır:

Beyninde âdemin şimşeği çaksın,

         Bu yerler, tarihi kanla yenmiştir,

         Her taşı ölümle sihirlenmiştir;

         Yolcu! Gafil yolcu! Çarpılacaksın!

Benzer duyguyu, daha sonra Necmettin Halil Onan’ın ünlü şiirinde şöyle buluruz:

Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın

         Bu toprak bir devrin battığı yerdir!

O sıralarda, yine bir efeyi anlattığı bir başka şiirinde, Nâzım adeta uzun yıllarını cezaevlerinde geçireceği yaşamına dair kendi yazgısını haber verir:

Bir yıldırım gibi gökten düşecek

         Kıyamete kadar tek dövüşecek!

Her ne kadar vatan şiirleri herkesin duygularını paylaşan dedesini mutlu ediyorsa da, yüzünü Mevlânâ’ya döndüğü şiiriyle onu daha derinden kucaklayarak şiirinin tasavvufla akrabalığını sürdürmek ister gibidir –ki Nâzım’ın başta Rubailer olmak üzere pek çok şiirinde tasavvufun izleri kaybolup görünecektir hep:

Sararken alnımı yokluğun tacı

         Gönülden silindi neşeyle acı

         Kalbe muhabbette buldum ilacı

         Ben de mürîdinim işte Mevlânâ

Nâzım, bir süredir sürekli ürün verdiği Celâl Sahir’in 7. Kitap seçkisinde bu şiirinin yanı sıra yayımladığı şiirlerle çok yakında çıkacağı yolculuğun haritasını çizer (Aralık 1920)…

Yolcu yolun şarksa

Fevzi ve Cevat Karaosmanoğlu’na ithaf ettiği “Yaralı Hayalet” şiirinde Kuvâyi Milliye’yi yansıtır. Nâzım, şiiri has toprağında coşkun, dupduru ve akıcı bir Türkçeyle işlemek üzere halk geleneğine, kaynağa inmiştir:

Bir çal da dinleyelim haydi Sarı Zeybeği

         Canlansın gözümüzde yalçın dağların beyi…

         Çaldı tamburasından tarihin sesi geldi

         Dağlara yaslanarak Sarı Zeybek yükseldi.

Bu dizelerdeki akıcı yalınlık, vezin ve yapıdaki beceri, düşünsel duruluk ve coşku, geleneği içselleştirmiş gencecik bir şairin her türlü serüvene girme taşkınlığının belirtilerini taşır. Ünlü Sultanahmet Mitingi sonrasında içi içine sığmayarak peş peşe ürünler veren Nâzım, “Yolcu Yolun Şarksa” şiirinde, tok sesli bir anlatımla, şiirin artık yetmediği devrimci duygularla eyleme yönelişini belli eder:

Yolcu, yolun Şark’sa, anısızın çöken

         Her taşı mukaddes harabeyi sor.

         Orada son damla kanını döken

         Yaralı yiğitler dövüş ediyor.

Halk şiirinin en yaygın türlerinden koşmanın (6+5 ya da 4+4+3 duraklı) 11’lik hece ölçüsünü dönemin nice ünlü şairinden daha pürüzsüz kullanan 19 yaşındaki genç şair artık adeta bir çağlayandır:

Yolcu yolun Şark’a uğrarsa yarın

         Elinde zaferden kopan çiçekle

         Göklere dayanan karlı dağların

         Ardından yükselen güneşi bekle.

Dört şair: Faruk Nafiz, Yusuf Ziya, Vâlâ Nureddin ve Nâzım Hikmet, bu şiirlerin yayınlanmasından sonra, bir aya kalmadan Sirkeci’den gizlice bindikleri Yeni Dünya adlı vapurla 1 Ocak 1921’de yola koyulurlar…

Anadolu yolunda Spartakistler

Ankara’ya cephane kaçıran gizli örgüt üyelerinin yardımıyla başladıkları yolculuğun ilk durağı Zonguldak’ta kendilerini törenle karşılayan yurtseverlere bir kıyı kahvesinde şiirler okuduktan sonra yola devamla vardıkları İnebolu’da istiklâl simgesi toprağı öptüler, bölge karakolunun denetiminden geçirildiler. Muhtemelen Halide Edip’in verdiği bilgiler ışığında, Nâzım’la Vâlâ’ya Ankara’dan gönderilen 100’er lira cep harçlığı ödenirken; Faruk Nafiz ve Yusuf Ziya, padişahın adamı olabilecekleri kuşkusuyla geri gönderilir. Aralarındaki dostluk bağı bundan sonra daha da güçlenecek olan iki arkadaş, Nâzım’la Vâlâ, İstiklâl Savaşı’na katılmak üzere Almanya’dan gelen Sadık Ahi ve öbür Spartakistler’le tanışarak sosyalist fikirlerle de merhabalaşır. Misak-ı Millî’yi ilk tanıyan ülke olan Sovyetler Birliği’ne dair öğrendikleriyle bu ülkeye gönüllerinde kucak açarlar.

Ankara’ya kimi yayan kimi eşeksırtında yol alırken tüm yoksulluk, gerilik, hastalık ve çaresizliğine tanık oldukları Anadolu’yu şiirlerinde işlemeye yöneliyor, “Adalı haydudun titresin tacı!” diyerek emperyalizme diş biliyorlardı.

İç isyanları bastıran zeybek müfrezeleri

Siz de mi satıldınız?

Ankara’ya vardıklarında cepheye gönderilmeyi bekledikleri günlerde yazdıkları şiirleri Yunus Nadi’nin Yenigün gazetesinde yayımlayan şairlerden, Matbuat Umum Müdürü Muhittin (Birgen) Bey, İstanbul gençliğini etkileyerek millî mücadeleye kitlesel katılım sağlayacak bir şiir yazmalarını istedi. İki şair üç gün sonra yüz dizelik bir destanla geldi:

         Gel ey imanlı gençlik, gel ey beklenen gençlik,

         Gel ki Anadolu’da senin bükülmez, çelik

         İmanına azmine ümit bağlayanlar var!

Şiir, ülkenin durumunu kahramanca bir edayla anlattıktan sonra bu duruma kayıtsız kalanlar ve korkaklar suçlanıyordu:

         O satılmış vezire, o satılmış kullara

         O satılmış hünkâra siz de mi katıldınız?

         Siz de mi satıldınız, siz de mi satıldınız?

On bin adet basılıp dağıtılan şiir Ankara’ya bomba gibi düşmüş, padişah yanlıları “bu densizlik karşısında” Meclis’te saldırıya geçmişti. Muhittin Bey istifa ederek Ankara’dan Tiflis’e geçerken; Mustafa Kemal tarafından kabul edildiklerinde aldıkları tavsiye, Nâzım’la Vânû’nun şiir ve amaç ilişkisi konusunda birkaç yıldır geliştirdikleri yönelimi pekiştirir. Mustafa Kemal şöyle der: “Bazı genç şairler modern olsun diye mevzusuz şiir yazmak yoluna sapıyorlar. Size tavsiye ederim, gayeli şiirler yazınız.”

İrticayla tanışma

Cepheye gönderilmeyi beklerken kendilerine eğitim ordusunun genç neferleri olarak aydınlanma seferberliğinde görev verilen iki arkadaş, Bolu’ya öğretmen atanır. Gerek okulda gerekse çevrede Nâzım’ın “Kara Kuvvet” şiirinde işlediği yobazlığın alıp yürüdüğünü gören gençler, burada işlerinin çok zor olduğunu düşünürlerken baskılarla açıkça yüz yüze kaldıkları sırada Ziya Hilmi’yle tanışırlar: Mahkemede görevli yeni arkadaşları onlar için güvence olmakla kalmıyor, sıklaşan buluşmalarında Lenin ve sosyalizm davasını anlatıyordu.

Bir süre sonra bunalan genç öğretmenler, toplu maaş aldıkları günlerde, önlerinde Ziya Hilmi olduğu halde Sovyetler’e gitmeye karar vererek Trabzon’a geçerler. Orada herkesin halâ Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Karadeniz’de boğdurularak öldürülmesi olayını konuştuklarını görürler; sosyalizme olan inançları daha da güçlenir. Nâzım, Batum’da (Ocak 1922) tamamladığı “Onbeşler İçin” şiirine başlar. Dokuz aydır halkla sürekli yüz yüze olmanın kazandırdığı yaşam ve Türkçe deneyimi, bu şiirde, içerik ve biçim yönünden ustalaşmakta oluşun açık belirtileriyle dışlaşır:

         Karadeniz… bunu duysun derinliklerin

         O ateşli göğüsleri delen hançerin

         Kabzasını alacağız biz elimize!

Önce vapurla Batum’a (30 Eylül 1921) varan iki devrimci kafadar, Tiflis’te başka Türk komünistleriyle tanışır.

“Seni astırır, sonra ağlardım!”

Nâzım, kendisini 5 yıl önce Bahriye Mektebi’ne aldıran Cemal Paşa’yla Moskova’da karşılaşınca, bir akşam Vâlâ’yla ona konuk olur. Sovyetlerin verdiği büyük bir evde yaşayan Paşa, yemekte havyardan şampanyaya kadar her şeyin bulunduğu bir sofra kurdurur. Devrim yıllarında açlıktan kitlesel ölümlerin yaşandığı bir ülkede “Açların Gözbebekleri” şairi bu duruma sessiz kalamayınca başlayan tartışma gitgide gerginleşince Paşa onu susturur:

“Nâzım, elimde olsa, ben şimdi seni astırır, sonra da altında oturup ağlardım.”

O, Paşa’yı şöyle yanıtlar: “Aramızdaki fark şu ki, Paşa, ben seni astırır ama hiç ağlamazdım.”

*****

Yarın:

Yurdunu ve Şiiri Yüreğinde Sevdayla Taşımak:

NÂZIM HİKMET – II / Mustafa Kemal’e göre Nâzım: Türkçenin dehası

Mustafa Kemal, Nâzım’ın şiirini okuyunca şöyle der: “Şimdiye kadar kimse Türk dilinde bu kadar etkileyici bir şey yazmamıştır”

TKP tutanaklarında yer alan anekdotta, Mustafa Kemal’in Nâzım’a dair olağanüstü güçlü bir öngörüde bulunduğu, yıllar geçtikçe daha bir anlaşılacaktır. Nitekim bu gerçeği Ahmet Hamdi Tanpınar ancak 30 yıl sonra saptayacaktır: “… bizim burada teslim etmemiz gereken tek gerçek, şiir dilini genişletmiş olması ve bütün bir concret âleme açmasıdır. O, iyi ve sağlam bir dil makinesi kuranlardandır.”

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Güncel

En çok okunanlar