İnsan yok oluşa mı sürükleniyor? İnsanlık son bunalımı nasıl aşacak? ÇIKIŞ NEREDE – IX

Bizi Takip Edin

Bizi Takip Edin

SANATÇI VE AYDINLARA ORTAK SORULAR

1. Kapitalizmin doğayı ve insan doğasını bozarak ve tüketerek uygarlığı geri dönüşsüz bir yok oluşa sürüklediği savını haklı buluyor musunuz?

2. Amerikalı Marksist David Harvey bugünkü teknolojik gelişmelerde insanlığı anbean denetleme ve sınıfsal tahakküm tehdidinin varlığını vurguluyor. Bu tehdidi özellikle 5G ve Yapay Zekâ (YZ) teknolojilerinin daha da güçlendirdiği yönünde bilim adamlarının kaygılarını paylaşıyor musunuz?

3. Üçüncü binyılda insanlığı teknolojik donanımlı Yeni Ortaçağ’a sokma çabasındaki küresel oligarşiyi –teknolojik ve ekonomik gelişmede önderliği yakalamasıyla– Çin’in durdurabileceği (David Harvey) görüşüne katılıyor musunuz? 5G ve YZ teknolojilerine karşı kitlesel gösterilerin başladığı aşamada Kovid – 19 salgınıyla girilen sürecin sonunda insanlık için nasıl bir gelecek tasarımı öngörüyorsunuz?

4. Postmodernizmle birlikte felsefe ve sanatın insana karşı sorumluluk duygusunu yaygın olarak yitirdiği eleştirisini yerinde buluyor musunuz? Bugün insanın yok oluş sürecine sokulduğu bir dünyada sanatçı ve düşünürler ne yapmalıdır?

İRFAN YILDIZ /   

1. Kapitalizm, yalnız insanlığın değil tüm doğanın, tüm varoluşun başında büyük bir beladır. Kapitalizm bu etkinliğini sürdürdüğü sürece, insanlığın salâsının verilmesi yakındır. Bu ekonomik-siyasal-kültürel yapı, kanserin bünyeyi yemesi gibi, insan ve insanlık kavramını tüketmektedir. İnsanları bireyciliğe, bireyci kurtuluşa, sınıf atlama özlemine düşüren, özendiren bu uğursuz olgu, yeryüzünü belki bir nükleer savaş belki biyolojik silah belki üretilen fabrikasyon ürünlerin kötü kimyasal etkisiyle yahut GDO’lu ve Hibrit tarımsal ürünlerin zararlılığıyla yok-oluşun / yok-edilişin metrelerini tamamlatacak. Veyahut dünyayı koruyan atmosferi yok edecek (ozon tabakasını delecek) sanayi atıklarının yıkıcılığıyla, insanlık ve yer yuvarlığı korkunç bir sona varacak. Kapitalist yapı, Borsa’yı tapınarak, bankayı tapıncak olarak kullanmak yoluyla, tüm kitleleri aynı ölümcül sarmala çekerek, her şeyin sonunu getirmekte… Yeryüzünde insan, başta olmak üzere, hiçbir canlılık kültürünün gözünü açamayacağı bir aşamaya doğru sürüklemekte. Aynı kör, sağır, akıldışı, erdemlerden ve iyicil duygulardan ırak sürükleniş, kültürel alanda da yaşatılmakta;  kültürel-yazınsal alanı da işgal etmeye yeltenmektedir.  Doğası ve ruhu saldırgan ve talancı olan anamalcı yapının, önemli ölçüde, kültür / sanat / yazın alanına nüfuz ettiği açıktır. Oyun kurucu olarak ortamda yer almaktadır.

2. Amerikalı Marksist David Harvey’in sözünü ettiğiniz kaygılarını paylaşmamak olanaksız.  5G ve Yapay Zekâ hiç de tekin olmayan faktörler. 5G ve Yapay Zekâ teknolojileri, kapitalizmin modern ötesi birer silahı gibi… Teknolojik gelişmeler, ilerlemeler insan yaşamını önemli ölçüde kolaylaştırmaktadır. Bilimsel, teknik yenilik ve gelişmeleri kesinlikle yadsıyamayız. Ulaşımdan iletişime, tıptan eğitime, adaletten edebiyata her alanda sağladığı kolaylıkları görmezden gelmek aptalca olur. Nedir ki, her teknolojik aygıtın, her teknolojik araç / gereç ve öğenin egemen gücünün, kapitalist yapı ve merkezler olduğunu da görmeliyiz. Dolayısıyla, anamalcılıkça erdem/etik/insancıllık/iyilik duygularının dışında yönetilen bu alanın; her bir teknik olanak ve elemana bir uğursuz çip yerleştirdiği ve bunlarla insanlığın gidişatını, eylem ve tutumunu belirlediği; insanlara kendi akıl ve yüreklerinden daha denetimci ve yönlendirici olduğu hattâ insanların akıl ve yüreklerini devre dışı bırakacak denli güçlü ve etkin durumu; insanların düşlem ve düş alanını dahi bilinçaltı ve bilinçdışı bölümlerini de denetim ve yönetim altında tuttuğu gerçeğini saptamak ve bilmek zorundayız.

3. Bence Covid 19, üretilmiş bir biyolojik silah… Daha önce de  başka virüs salgınları yaşandı. Bu virüsler aşama aşama tüm yaşamı cehenneme çevirmekte. Kapitalist ruhsuzluk ve acımasızlık, daha yenilerini sahaya sürecek, daha gelişmişlerini deneyecektir. Öyle ki, kapitalist mantık, kontrolü iyice yitirerek, kendisi de aynı uğursuz çukura ve ölümcül vadiye mahkûm olacaktır. Ne var ki tüm insanlığın ve yeryüzünün sonunu getirdikten sonra, kapitalizmin ölümü bir işe yaramayacaktır. Kapitalist çılgınlık, teknolojiyi bir egemenlik aracı olarak görmekte ve yalnızca kendilerine ait bir grubun, Küresel Oligarşinin elinde tutmak istemektedir. Bu anlamda, Çin başta olmak üzere, Hindistan’ı, Rusya Federasyonunu ve diğer olası rakiplerini bir yolla/bir biçimde bertaraf ederek, yalnız kendi küresel oligarşisinin hükmedeceği bir yeryüzü, dünya ve uzay istemektedir.

4. Postmodernizmin oluşturduğu yanılsama ya da göz boyama, aldatış ve aldanış; etkisiz, dirençsiz, tepkisiz, itirazsız, ölgün, yılgın, bitik ve arabesk bir insan/kitle yaratmış; kopuk, bağsız, ada ada insanlar ve topluluklar ortaya çıkarmıştır. Bütüncül düşünüş ve eylemi ortadan kaldırmış, bireyciliği özendirmiş, örgütlü/dayanışmacı sosyal yapıları kırıp dağıtmıştır. Böyle bir ortam ve dünyada; sanatçı ve düşünürler, toplumsal tutumlar almakta, halkçı / toplumcu duruşlar göstermekte geç kalmamalı; kötücül/erdemsiz, doğa ve insanlık açısından kıyıcı/yıkıcı olaylara ve süreçlere karşı gelen, devrimci ruhunu diriltmelidir. Kapitalizm mukadder değildir.

MURAT DEMİRBAŞSözde ben bir insan olmaya geldim

Özde ben bir insan olmaya geldim.

                             Taht kuralı ariflerin gönlüne.

                             Sözde ben bir insan olmaya geldim.

                             Serimi meydana koymaya geldim…

Nimri Dede bu dizeleri söylediğinde ne sanal gerçeklik vardı ne de yapay zekâ tartışması. Halince bu dünyadaki varoluş sırrına ermeye çalışıyordu. Tasavvuf ehli gereği “kâmil insan” olma ereğini belirliyordu dizelerinde. İnsanı merkeze alan ve onu yücelten tüm felsefeler bizi hep etik ve ahlaki olarak tam donanımlı bir “üst insan” tanımına yönlendirir. Ne var ki; insanlık tarihi sınıfsal karakter kazandığından beri, bir tarafta sıradan insanın zaaflarıyla ördüğü güncel birikimle, diğer taraftan bir üst aşamayı hedefleyen ortak insanlık ülküsü arasındaki çatışmaya şahit olmuştur. Buradan hep galip çıkan ise; yeni ve ileri değerler üreten sınıfın devrimci pratiği olmuştur. Bir bakıma insanlık, gelişimini, ürettiği teknolojik birikime değil; yarattığı yeni ve devrimci değerlere borçludur. Çünkü; bu değerleri yaratmak üzere yürüdüğü yol sayesinde üretim araçlarını geliştirmiş ve böylece bugün gelinen modernizmin halkalarını tamamlamıştır. İlk aleti yapan insan şüphesiz hayatını kolaylaştırmak istiyordu. Ama o; daha iyi koşullarda yaşama ve üretme arzusunu taşımasa diğer aletleri yapmaya ihtiyaç bile duymayacaktı.

Bugünden bakarsak özgürlük, eşitlik gibi ileri değerleri üretmeseydi burjuvazi üretim araçlarındaki değişimi sağlayamayacaktı. Her ne kadar kapitalizmin insanlığa büyük adımlar attırdığını kabul etsek bile ulaştığı noktada doğayı, hatta insan doğasını sarsacak kadar bozduğunu da görmezden gelemeyiz. Ama insanın zaaflarını kaşıyarak iktidarını koruyabilen kapitalizmin bugün gericileştiği nokta, onun aynı zamanda da yıkılacağı nokta olacaktır. İnsan geliştikçe yaptığı alet de gelişmiş, her gelişen alet insanın yeniden deneyimlenmesini sağlamıştır. İnsanlık da şimdi yeniden deneyimlenmektedir. Büyük boyutlara ulaşan sermaye birikimi kendi krizini zaten yaratmaktadır. Hatta bırakalım üst tanımlamaları filan, bugün sürekli tüketimin kamçılandığını biliyoruz. Ya daha çok almaya harcanmış yaşamlar, ya da her şeyi olduğu halde mutlu olamadığını anlayarak harcanmış yaşamlarla dolu etrafımız… Tüm değerlerini tükettiği yerden kanıyor şimdi insanlık.

İnsan için hırsları ve zaaflarıyla daha acımasız bir yüzleşme gerekiyormuş demek ki… Kapitalizm de buna aracılık etmiş oluyor bir bakıma. Elbette bu büyük bir hesaplaşma. Tarih de tam buradan yeniden yazılacak. İnsanlık bunun sancısını çekiyor. Şu an bizim bu çabamız bile kurtuluşa hizmet ediyor. Çünkü yaşadığımız durum bir yok oluş değil; insanlığın yeniden güçlenerek çıkacağı bir kurtuluş…

İnsan aklı ve zekâsı kendi sınırlarını zorluyor bugün, bu doğru. İnsanın ürettiği formül (yapay zekâ) yine aynı “insan”ı esir alma tehlikesi taşıyor. İnsanoğlu teknolojik gelişimler sonucu en mikro düzeyde sürekli takip edilebiliyor. Kameralar, cep telefonları, uydular vs… İyi de bu durum sıradan insan için bir şey ifade etmiyor zaten. “–Abi beni izleyip ne bulacaklar” diye düşünüyor. Muhalefet etme potansiyeli taşıyan risk grubundakiler ise; zaten bu eşiği çoktan aşmış bulunuyor. “–İşte ben buradan açıkça da yazıyorum. Emperyalizmin tüm saldırılarına ve onun ürettiği tüm gladyo faaliyetlerine sonuna kadar karşıyım.” İrade karşısında ne yapabilirler? Tek yapabildikleri bu iradeyi kırmak olabilir. Bu iradeyi ise ancak çoğalttıkları kaygı ve korkularla durdurmaya çalışabilirler. Küreselleşmenin sonucu olarak yükselen kaygı bozukluğu artık çağımızın hastalığı haline geldi. Korku kapitalizmin, kaygı bozukluğu ise küreselleşmenin bir sonucu olarak Covid-19’dan daha çok tehdit ediyor insanlığı. Ama insanlık bu psikolojik eşiği de aşacaktır. Nihilizm batağına batmadan iradesi daha da keskinleşmiş olarak çıkacaktır bu süreçten.

Çünkü; bakın, kapitalizm yıllarca birey birey diye tutturdu. Ne oldu? İnsanlık kamuculuğu bir kurtuluş olarak görüyor bugün. Hırsın ve zaafların sorunlarını çözemediğini görüyor. Şu yaşadığımız Covid 19 salgını bile bunu gösterdi. Salgının ilk merkezi olarak gösterilen Çin, virüsle mücadeleyi kamucu ve halkçı bir yöntemle çözdü. Eskiden iki büyük süper güç diye ifade ederdik. Şimdi ise; küresel ve sömürgeci dünyanın neo-liberal görüşü ile kamucu ve halkçı yaklaşımın ağır bastığı işbirliğine dayalı bir dünya çekişiyor. Çin Komünist Partisi bugün, adeta insanlığın ortak aklının ve küresel kapitalizme karşı mücadelesinin öncüsü bir sağduyu ile hareket ediyor.

Elbette tüm teknolojik birikim insanlığın heybesine bir katkı olarak eklenecektir. Ama bu teknolojinin kimse tarafından kendi küresel oligarşisi için kullanılmasına da izin verilmeyecektir. İnatla “doğanın diyalektiği” kavramını kullanmamaya çalışıyorum ama doğanın döngüsü buna asla izin vermeyecektir.150 milyon yıllık dünyanın tarihi ve 3000 yıllık insanlık tarihi bunun kanıtıdır. Ama; teknoloji insanlığı esir alacak diye korkanlar insanlığı ya hiç anlamamışlar ya da utangaç liberalliklerini saklıyorlardır.

Bugün yaşadığımız tartışma, aslında kendine aydınım ya da sanatçıyım diyenlerin yaşanan değişimi doğru okuyamamaları ile ilgilidir. Alacakaranlığın yanılgısıdır bu. Tıpkı bugün, gerçeği kendi bilgilerine uydurmaya çalışanların her yeni durum karşısında afallamaları gibi. Oysa geleceği yaratacak devrimci güçler gerçeğe bakarak yeni bilgiler üretiyorlar. Dünya değişiyor, insanlık yine etik ve ahlaki bir kavga veriyor. Bunu da teknoloji, döviz oyunları, ticari güç savaşları üzerinden yürütüyor. Savaşın kuralları değişiyor ama savaşma zorunluluğu değişmiyor. İnsanlığın bu savaşında sanatın gerçekle bağı koparsa, gerçeği okuyamazsa, bu alacakaranlıkta doğacak günü muştulayamazsa geleceğe kalacak sanat üretemez. M. Kemal Atatürk “Sanatçı ışığı alnında ilk hissedendir” diyerek aslında insanlığın yürüdüğü uzun ve kutlu yolda insanın yönünü ve varacağı yeri öncesinde hissederek sanatçının ona eşlik edeceğini vurguluyordu.

EMRAH SÖNMEZIŞIK / Çok Çiğ Şair

Çağa uyum kapsamında alışkanlıklarımızın değişiyor olması doğal karşılanabilse de yeni düzenin bizi kapana kıstıran neyi varsa varlık alanımıza katıp kendimize duvarlar ördüğümüze aldırmıyoruz nedense. İçsel ve dışsal duvarların zamanla yenilenmesiyle ben de buradayım diyebilmenin alanları genişleyip yenilenirken şair kimliğinin kirletildiği bir durumla karşı karşıya kalıyoruz. Çünkü bu yenilenmede şiir işçileri, güç savaşlarına, kendini birilerinin ve bir şeylerin üstünde konumlandırma çabalarına, en iyi ben bilirimciliğe soyunuyor. Çünkü kimilerinin şiiri kendinden başlatıyor, kimilerinin de kendinde sonlandırıyor olması, geleneğin içinde veya dışında merkezlenmeyle ilişkilendirilerek yorumlanırken gelenek içi ve gelenek dışı mevzilerden atışlar yaparak kendi veya ekibi dışındaki herkesi hedef tahtasında görmekle şiir suçu işlendiği dile getirilmiyor. Şiir üzerindeki her türlü egosal tahakkümün insani (psikolojik) yönüne elbette değinilebilir; fakat bu yaklaşımın neyi nereye kadar açıklayacağı, en önemlisi herhangi bir şeyi değiştirip değiştiremeyeceği belli değildir. Bizce sorunun temeli, küçük ile büyüğü, yerel ile ulusalı, ulusal ile uluslarası’yı belirleyen sınırların aşındırılmasında, ortadan kaldırılmasındadır. Sınırların ortadan kaldırıldığı coğrafi keşiflerin, sömürgeleşmenin, sanayileşmenin, küreselleşmenin ve bunları destekleyen enstrümanların kökünde teknik ve teknolojik farklılıklar yatmaktadır. Teknikteki veya teknolojideki irili ufaklı değişimler, değişimin salt içeriğinden dolayı kötülenemez. Bir şeyin olumlanabilmesi veya olumsuzlanabilmesi için sorunları çözümleyebilecek yetkin bir zihniyete ihtiyaç vardır. Teknolojik ilerleyişe toptan karşı çıkmak yerine, araçların kullanım amacındaki defolara odaklanılmalıdır.

İnsanı kapsayan her sistemin, insan doğası üzerinde dayatmalar içerdiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Dayatmaları kabul ettirmenin yolu, insan doğasını bozmaktan geçirilmektedir. Hızın, makineleşmenin, teknolojinin tarihte hiçbir dönemle kıyaslanamayacak ölçüde insanı değiştirdiğini gören Fütüristler, başta gelenek olmak üzere yerleşmiş, kalıplaşmış hemen hemen her şeye savaş açmışlardı. İnsan için, doğa için, dünya için nokta adanmışlık içermeyen kapitalizmin, hızı, makineleşmeyi, teknolojiyi emeğin sömürüsü için araçsallaştırdığına aldırmaksızın bunların bayrakçısı olmak, kanımızca sanatı kapitalizme oyuncak etmektir. İnsanın insandan koparıldığı yirminci yüzyılda insan, hız ile makineleşmeyi birleştirerek duyarlılığını yitirdi ve hızla makineleşti. Yirmi birinci yüzyılın internet tabanlı teknolojik ilerleyişi ve yayılımının dayandığı son nokta ise insan bedeninde gerçekleştirilmeye çalışılan teknolojik atılımdır. Bir yandan yapay zekâya ağırlık verilirken, diğer yandan insan bedeninin çip vs. ile denetlenmesinin, takibinin yolları aranmaktadır. Teknolojik kapitalizmin yeni amacı tekno-insan’dır. Neyin nereden döneceğini kestirmek güç. Binlerce yıl yatağını aşındıran su, gün geliyor çekiliyor; gün geliyor küresel bir salgın büyük dönüşümlere kapı açıyor. Tam da bu noktada, Kovid-19 salgını teknolojik kapitalizm yanlılarının iştahını öylesine kabarttı ki tekno-insana dair niyetlerini açık ediverdiler. Bu kapsamda, teknolojik donanımlı Yeni Orta Çağ öngörüsü, üzerinde ciddiyetle düşünülmesi gereken bir konu. Karanlık çağların insanın gerçeklikle arasındaki bağın zayıflığından kaynaklandığını ele alırsak, ne zaman ki gerçeklik algımız bozulur, yapay zekâlı makinelerle, tekno-insan’ın yolları kesişir ve gerçeklik tamamen kurgusal kılınır; o zaman Yeni Orta Çağ’dayız demektir.

Peki, şiir ve şair bütün bu olup bitenlerin veya olup biteceklerin neresindedir? Mekân ile zamanın algılanışındaki bozunumla birlikte insan artık korkutucu bir hızdadır. Fiziksel varlık önemsizleşerek yerini sanal varlığa bıraktığından beri, herkes her yerdeki her şeydir. Yüksek hızla seyreden bir taşıtta nasıl ki sınırların algılanışı zayıflar, günümüz şairleri de aynı mantıkla şairliğin sınırlarını illüzyonist beceresiyle ortadan kaldırmaktadır. Şiiri şairliğin aracı olarak görmek, şair kirliliği yaratmaktan başka bir işe yaramamaktadır. Anlaşılması gereken nokta şudur: İnsana karşı sorumluluk, sanata karşı sorumluluktan geçmektedir.

 SEVAL ARSLAN / Dünyanın ağlayan yüzü

Hayatın içinde varoluş çabasını sürdüren insanoğlunun yaşamdaki yeri, özgürlüğü, eşitliği, davranışı çağlar içinde, toplumdan topluma değişmiş, sınıfsal tabakalar oluşmuştur. Bugün insanları ikiye ayırıyoruz: biri kaderine razı olanlar,  diğeri yıkıp yapan, emekçi direnişçiler…

Kültürel, ideolojik, dilsel, dinsel, siyasal olguların getirdiği “İşsizlik, yolsuzluk, salgın gibi her türlü olumsuzluk” dünyanın her yerinde görülmektedir. Din, kültür, yasalar, gelenek ve görenekler, gerici değerler ve önyargılarla toplum hapishanesine çevrilen günümüzde; gelişmişlik, özgürlük, refah düzeyinden söz edilemez.

Irklara, kültürlere, coğrafi konumlara, ekonomik durumlara ve sosyal anlayışlara göre, farklı düşüncelerle tek ve mükemmel bir sonuca varılabilir mi? Bu durum nasıl düzelecek?

İnsan hakları konusunda bugüne kadar çok çeşitli dayanışma örgütlerince değişik platformlarda toplanarak eşitlik için, politik haksızlıkların ortadan kalkması için daha iyi yaşama ve çalışma koşulları elde edebilmek için durum tespitleri yapıldı, “İş dünyasında, kamuda, siyasette yer alan herkesi, toplumsal cinsiyet eşitliğine öncelik vermeye davet edildi. Şiddet, eğitime, çalışma hayatına ve siyasete katılımındaki engeller toplumsal sorun…” denildi. Sonuçta, çözüm bekleyen sorunlar yine askıda kaldı, dahası havanda su dövüldü.

Dünden bugüne değişen bir şey yok! Ne yazık ki katliamların, yıkımların, kıyımların, insani değerlerin yok edildiği günümüzde; toplumlar “Yeni Dünya” düzeni kurmak isteyen güçlerin çemberine sıkışmış durumda.

Bu durumdan bir çıkış noktası var mı?

Gerçekte daha uygar ve sağlıklı bir toplum için, güçlü enerjiye, yeni bakış açısına, çözüm üretecek beyinlere her zamankinden daha çok ihtiyaç vardır. Toplumu oluşturan bireylerin ortak noktada buluşması önemlidir. Bunun için de güven ve huzur içinde yaşadığı bir ortam yaratmak, başta karar alıcılar olmak üzere hepimizin görevidir.

İnsan siyasal bir varlık olduğu kadar, uygar bir varlıktır aynı zamanda. “İnsanın siyasal düşüncelerinin eseri, devlettir; uygar duygularının eseri ise sanattır. Uygarlık; bir ülke veya toplumun, maddi ve manevi varlıklarının, düşünce, sanat, bilim, teknoloji ürünlerinin tamamını ifade eder.”

Sanatın temel izleği ve değeri yaşamı savunmaktır. Sanatçının ırk, din, dil, cinsiyet ayrımı yapması, dünyada yaşananlardan, sezişlerden uzak olması düşünülemez. Edebiyat-Sanat her yönüyle yaşamı temsil eder, gerçekliğini toplum vicdanından alır, cinsiyeti de yoktur.

Sanatın öyle soyut bir gücü vardır ki, bu güç, dünyada insanları birbirine bağlayan, ortak noktalarda buluşturan bir değer olmasıdır.  Dünyada yaşanan tüm olumsuzluklar, küresel oligarşinin, insanları ayrıştırıcı, baskıcı düzenin getirdiği haksızlıklar, bunalımlar; sanatçıların eserlerini etkiler. Topluma öncülük eden aydın yazarın, şairin kalemine, ressamın tuvaline aktardığı çizgi ve motiflerine, müzisyenin notalarına, tiyatro oyuncusunun etine kemiğine bürünen, heykeltraşın yonttuğu taşa ve tahtaya döktüğü düşünce ve duygularıdır eserlerine yansıyan.

Sanatçı; her ne kadar yeniyi bulmayı, olmayanı sunmayı, duygularını dile getirmeyi amaçlasa da, içinde bulunduğu duruma da, sanatını araç olarak kullanıp tepki göstermeyi, sanatının doğal sonucu kabul eder, etmelidir. Sanatçı kişiliği, kendi söylemleri, eylemleri, düşündükleri ile topluma örnek olur.

“Hayatın içinde ben de varım” diyebilmek, mücadeleci ruha sahip olmak önemlidir. Kadın ya da erkek, egolarını aşıp disiplinli bir dayanışma içinde olurlarsa; hayatın her alanında ağırlıklarını koyarak dünyanın ağlayan yüzünü değiştirebilirler.

Yaşanası bir dünya özlemiyle… Hayata ve tüm insanlığa… Manisa, 20.11.2020

 

FERRUH TUNÇ / Asıl Felaket Bu Yakada!

Bildiğimiz iki şey var: ilki, kapitalizm büyümeden yaşayamaz. İkincisi, onun her büyüme model ya da konjonktürü büyüyememe krizi ile son bulurken bir ‘değer yıkımı’ndan geçerek yenisine sıçrar. Büyüme, sabit bir değer ölçüsüyle, belli bir zaman diliminde gerçekleşen iktisadi döngünün bir önceki dönemden daha yüksek bir karşılığa ulaşmasıdır. Buna, yıkılanın yerine daha çoğunun yapılması da denebilir. Sistem; görece istikrarda iken de, üretim faktörlerinin verimliliği artırarak, pazarı genişleterek ve faktörleri sermaye lehine eksik fiyatlandırarak artıdeğer yaratmayı sürdürür. Ta ki, yıkılan daha fazlası ile yapıldıktan, büyüme olanakları kullanıldıktan sonra dahi büyüyemez olsun.
Başlangıcını 1970’lerde Bretton Woods düzeninin yıkılmasına kadar götürebileceğimiz kapitalizmin içinde bulunduğu konjonktürde de bir büyüyememe krizi yaşadığını gözlemliyoruz. Bu durum, geçerli modelin ya da konjoktürün görece istikrarını tamamladığına işaret ediyor olabilir. Büyümedeki durgunluğun, toplumun ‘öteki’ kesimlerinden kapitalistlere daha çok gelir aktararak telafi edilmeye çalışılması bunun bir göstergesi. Bunu, son otuz kırk yılın gelir dağılımı istatistikleri çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Krizin önemli ölçüde görünür kılınmasını sağlayan Lehman’la sembolize edilen bir dizi finansal skandal da, ‘reel’ alanlarda gerçekleştirilemeyen büyümenin sahte finansal değer alanları yaratarak ötelenmeye çalışıldığını açıkça kanıtlamaktadır*. Doğal kaynakların sonsuz olmadığı apaçık ortaya çıkmışken, önlem almak yerine bu kaynakların daha fazla istismar edilmekte oluşu, büyüyememe krizinin bir başka göstergesidir. Son onyıllarda tarihî hız rekoru kıran teknolojik gelişme, evet bir yandan faktör verimliliklerini artırarak krizin tahammül duygusunu güçlendirmekte ve yeni iş alanları açmaktadır ama, bu güçlü eğilim, öte yandan insan emeğinin dolayısıyla sosyo psikolojik varlığının üretim döngüsünde edinmiş olduğu kitlesel-asli rolünü tehdit eder aşamalara doğru ilerlemektedir. Bu durum, gelir dağılımı bozulması ile birlikte dünyanın kazanını sahiden kaynama derecesine yaklaştırmaktadır. Bu koşullarda, kapitalizmin tarihle teyit edilmiş mantığı ve dili ile konuşursak, onun bir ‘yaratıcı yıkım’ ya da ‘yıkımlar’ arayışı içinde olduğunu söylemek, ürkütücü de olsa, bir kehanet olmayacaktır. Nitekim, son on yıllarda Yakındoğu’muz başta olmak üzere dünyanın farklı bölgelerinde olanlar bunun işaretleri olarak yorumlanabilecek ciddiyettedir. Kapitalizm, onsuz yapamayacağı büyümeyi, sanki bugün geçerli dünya düzeni içinde sağlayamayacak görünmektedir.
Bu bir felaket midir? Belki evet… Ama benim için ‘felaket’, böyle bir durumun şikâyet edilen işbu kapitalizmden daha insani bir düzene geçmek için bir ‘devrimci durum’ olarak algılanamamasıdır, dünya ilericileri tarafından! Dünya ilericileri, büyük kesimiyle, bu bakımdan adeta uyuşturulmuş görünmektedir. Tarihsel olarak kurulu düzene muhalif görünenler Teacher-Regan iktidarlarıyla vites yükselterek bizi buraya getiren Neo Liberal Küreselciliğin makyajlanması ile daha da kabalaşması arasındaki gölge boksunu seyredip bir yanı lehine destek beyan ediyor ya da onu görmezden gelip neo liberal ‘niş’ fikirler üstünden kendileri gibi mağdurlar ile hesaplaşıyor, çatışıyorlar. Bunun yanında meseleyi abartılmış bir jeopolitiğe indirgeyerek bazı ülkelerin insanları kurtaracağını düşünenler de var. Dolayısıyla, sorunuzdaki ‘uygarlığın geri dönüşsüz bir felakete doğru gidip gitmediği’ sorusuna vereceğim olumsuz yanıtın dayanağı, daha çok, kapitalizmin bu son krizi karşısındaki ekonomik, siyasal, düşünsel ve ahlaksal çıkışsızlığa insanlığın teslimiyetidir. İnsanlık, siyasal ve entelektüel olarak hiçbir sistemik kriz karşısında bu denli çaresiz ve kaderine razı olmamıştı. Bunda, sistemin neoliberal hamlesine eşlik ederek tarihteki her şeyi bir ‘yapı sökümü’ ile değersizleştiren ve geleceği ise mutlak bir göreceliliğe hapsederek onu bir umutsuzluk maratonuna çeviren postmodern miyopluğun payı çok büyüktür.

İçimden dünyayı şiir kurtaracak demek geliyor!.

 

BİLGİN GÜNGÖR / Postmodernizmi reddetmek

1. Adorno ile Horkheimer, aydınlanmanın 20. yüzyılda gelip dayandığı yerin Mussolini’nin, Hitler’in ideolojisi olduğunu saptar. Bu saptamaya biraz dikkatle yaklaşıldığı takdirde, kapitalizmin serüvenindeki önemli bir değişim rahatlıkla görülebilir. Şöyle: Kapitalizmin tarihi, “emperyal evre”ye geçişten itibaren insana ve doğaya dönük yıkımın tarihi olmuştur. Bu “evre”de sistem; daha evvel akılla, bilimle, teknikle Ortaçağ karanlığından çekip çıkardığı insanı nükleer silahlarla, Dünya Savaşları’yla, totaliter yönetimlerle yeniden karanlığa gömmüştür. “Kâr maksimizasyonu” adına da doğayı geri dönüşü olmayan bir konuma sürüklemiştir. Neden? Çünkü sistemin aktörleri için temel mesele artık pazarların akıllıca, kolayca işlemesi değil; tekelciliğe yaraşır yöntemlerle yeryüzünü tümden acımasızca sömürmektir. Peki, “gelecek” nasıl gelecek? Uygarlık, insanlık, doğa tümden yok mu olacak? Bugünkü dünya tablosuna en uygun “gelecek” budur bence. Ama diğer taraftan, atomu parçalama becerisi gösteren insanın güzel, iyi bir “geleceği” şekillendirecek iradeye sahip olduğunu inkâr edemem. Yani benim, Eagleton’ın deyişiyle söylersem, “iyimser olmayan bir umudum var.”

2. Sırf sosyal medyaya bakmak bile Harvey’in ve bilim adamlarının tespitini bir yönden doğrulamamıza imkân tanır. Şu sıralar sosyal medya ile edebiyat ilişkisi üzerine bir araştırma yapmaktayım. O araştırmada sosyal medyanın toplumsal gözetim bağlamında yarattığı “devrim”e dair şöyle bir tespitim var: Sosyal medyanın yaygınlaşması, toplumsal gözetimin boyutunu değiştirir. Artık her birey, sosyal medya aracılığıyla, bir başka bireyi istediği anda gözetleyebilecek duruma gelir, dolayısıyla gözetim mekanizmasının işletilmesinde siyasi otoriteye ortaklık eder. Bununla beraber o, diğer bireyler tarafından rahatlıkla takip edilebilir. Yani sosyal medya üzerinden, hem gözetimde bulunan hem de gözetilen kişi hâline gelir. Dolayısıyla gözetim genişlemesi adını verebileceğimiz bir durum ortaya çıkar ki bu durumu, Foucault’nun“Modern iktidar büyük gözaltıdır.” sözünden ilhamla “Sosyal medya geniş, gönüllü ve karşılıklı gözaltıdır.” şeklinde özlü olarak ifade edebiliriz. Tabii sosyal medya sadece gözetim genişlemesine yol açmaz, aynı zamanda siyasi otoritenin daha kolay gözetimine de imkân tanır. Nitekim kullanıcıların kendi sayfalarında kişisel bilgilerini, videolarını, görsellerini vs. paylaşması ve –zaman zaman, hiç de çekinmeden– bütün dünyaya ilân etmesi devletin özellikle istihbarat faaliyetlerini kolaylaştırıcı bir etken olarak yorumlanabilir.

3. “Yeni Ortaçağ”a, yani emperyal dünya düzenine karşı koymak noktasında Çin’in –veya bir başka ülkenin– tek başına başarı sağlaması mümkün değil. Bütün insanlığın elbirliğiyle başarabileceği bir şey bu. Ama Çin veya onun gibi dünya sisteminin –belli ölçülerde– muhalifi konumunda bulunan bazı Asya ülkelerinin (Türkiye de dâhil) bu yolda bir ışık yakabileceğini; insanlığı peşi sıra sürükleyebileceğini söyleyebiliriz. Kovid-19 meselesine gelirsek; bu salgınla birlikte sağlığın uluslararası tekellerin insafına kesinlikle bırakılmaması gerektiği tezi bir kez daha doğrulandı. Hatta yaygınlık kazandı. Çoğu kişi şuna inanıyor artık: Önemli olan aşı, ilaç vs. değil; bunları bütün insanlığın istifadesine kolayca sunabilecek bir sağlık sisteminin yaratılması. Yakın gelecekte bu inanç doğrultusunda birtakım adımlar atılacaktır şüphesiz. Hem de her ülkede!

4. Postmodernizm, Lyotard’ın da vurguladığı gibi, bilginin meşruluğunu çökertti; “meta anlatılar”ı (ideolojileri, öğretileri vs.) yıktı. Bu ne demek? İnsan nazarında her şey belirsiz hâle geldi demek. Hayatı bir kaos olarak gören insanın ne iradesi ne de eylem gücü söz konusu olur (dünya düzeninin aktörlerinin arzu ettiği insan da böyle bir şeydir zaten). Postmodern sanatın, felsefenin özü de bu bağlamda düşünülebilir. Postmodern sanat ve felsefe her şeyi “kurgulaştırma”ya meyillidir, “metnin dışında bir gerçekliğin olmadığını” vurgular sürekli; sonuçsa dolaylı ya da doğrudan şu şekilde zuhur eder: “İnsan hiçbir şeyi düzeltemez, zaten onun gördüğü veya ona öğretilen her şey yalan; şu anda yapılabilecek tek şey boyun eğip anı yaşamak.” İşte bugünün sanatçısı, düşünürü postmodernizmi (ona içkin olan çoğulcu mantık hariç) reddetmek; aklı ve iradeyi yücelten bir çığır açmak, yani insanı yeniden “keşfetmek” zorundadır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Güncel

En çok okunanlar